Görünmeyen Gerilimler: Aile Ziyaretleri Savaş Alanına Dönüştüğünde
“Yine mi geldiniz anne?” dedim, sesim titreyerek. Kapının önünde, elinde poşetlerle kayınvalidem Ayten Hanım duruyordu. Gözlerindeki o tanıdık bakış, hem suçlayıcı hem de sahipleniciydi. “Kızım, torunumu göreceğim diye geldim. Ne var bunda?” dedi, içeri adımını atarken. O an içimde bir şeyler koptu; sanki evimin kapısından sadece o değil, tüm huzurum da içeri girmişti.
Eşim Murat işteydi. Oğlum Emir ise odasında oyuncaklarıyla oynuyordu. Ben ise mutfakta, akşam yemeği için patates soyuyordum. Ayten Hanım’ın gelişiyle mutfağın havası bir anda değişti. “Patatesleri çok kalın soyuyorsun kızım, vitamin kabuğunda,” dedi. Ellerim istemsizce titredi. Her gelişinde bir şey bulurdu; ya yemeği beğenmezdi ya da evin düzenine laf ederdi. Ama en çok da anneliğime karışırdı.
Bir keresinde Emir hastayken, “Sen çocuk bakmayı bilmiyorsun, ben olmasam bu çocuk iyileşmez,” demişti. O gün ağlayarak banyoya kapanmıştım. Murat’a anlatınca, “Annem iyi niyetli, büyütme,” demişti. Ama iyi niyet bazen insanı boğuyordu.
Ayten Hanım koltuğa oturdu, televizyonu açtı. “Emir’i bana getir de biraz oynayayım,” dedi. İçimden derin bir nefes aldım. “Emir birazdan gelir anne, şimdi oyun oynuyor,” dedim. Yüzü asıldı. “Sen de bana torunumu göstermiyorsun zaten,” diye homurdandı.
Kendi annemle aramda böyle bir ilişki yoktu. Annem Hatice Hanım uzaktan destek olurdu, asla karışmazdı. Ama Ayten Hanım’ın sevgisi hep müdahale şeklinde geliyordu. Bazen düşünüyorum da, acaba ben mi fazla hassasım? Yoksa gerçekten sınırlarımı mı koruyamıyorum?
O akşam Murat eve geldiğinde sofrada sessizce yemek yedik. Ayten Hanım her zamanki gibi Emir’in tabağına karıştı: “Bu çocuğa böyle yemek verilmez.” Murat başını önüne eğdi, ben ise gözlerimi kaçırdım. Sofra sonrası mutfağa geçtim, tabakları yıkarken gözyaşlarım süzüldü.
Bir gece Murat’la konuşmaya karar verdim. “Murat, annenin bu kadar sık gelmesi beni yoruyor,” dedim. Yüzüme baktı, “Annem yaşlı, yalnız hissediyor kendini. Biraz idare et,” dedi. “Ama ben de yalnız hissediyorum Murat! Kendi evimde rahat edemiyorum,” dedim, sesim yükseldi.
O gece uyuyamadım. İçimde bir öfke ve suçluluk karışımı vardı. Hem Ayten Hanım’a kızıyordum hem de ona karşı çıkınca kötü gelin olmaktan korkuyordum. Sabah olunca Emir’in başını okşadım; onun için güçlü olmam gerektiğini biliyordum.
Bir gün Ayten Hanım yine habersiz geldiğinde artık dayanamadım. Kapıyı açtığımda gülümsemeye çalıştım ama yüzümdeki gerginlik belliydi. “Anne, lütfen önceden haber vererek gel,” dedim. Şaşırdı, gözleri büyüdü: “Ben yabancı mıyım bu eve?”
“Yabancı değilsin ama ben de bu evde kendi düzenimi kurmak istiyorum,” dedim titrek bir sesle. O an aramızda bir sessizlik oldu; zaman durmuş gibiydi. Sonra arkasını döndü ve sessizce gitti.
O gün Murat eve geldiğinde olanları anlattım. Sinirlendi: “Annemin kalbini kırmışsın!” dedi. “Peki ya benim kalbim?” dedim gözyaşları içinde.
Geceleri uyuyamaz oldum; kafamda sürekli aynı sorular dönüyordu: Bir kadın olarak kendi evimde neden bu kadar sıkışmış hissediyorum? Neden annelik ve eş olmak arasında eziliyorum? Toplumun benden beklediği fedakârlıkla kendi ihtiyaçlarım arasında neden bu kadar büyük bir uçurum var?
Bir sabah Emir’in anaokulu toplantısına gittim. Diğer annelerle sohbet ederken benzer hikâyeler duydum: “Kayınvalidem sürekli karışıyor,” dedi biri. Diğeri, “Eşim arada kalıyor ama hep annesinden yana oluyor,” diye yakındı. O an yalnız olmadığımı anladım ama bu da acımı hafifletmedi.
Bir akşam Ayten Hanım aradı: “Kızım, sana kırıldım ama torunumdan vazgeçemem,” dedi telefonda. Sesi yorgundu, yaşlıydı ama hâlâ buyurgandı. “Anne, ben de seni seviyorum ama biraz mesafeye ihtiyacımız var,” dedim usulca.
Murat’la tekrar konuştuk; bu kez daha sakin bir şekilde. “Ben anneni sevmiyor değilim ama kendi ailemizi kurmamız lazım,” dedim. O da ilk defa beni anladığını söyledi: “Haklısın, arada kalmak zor ama senin de rahat etmen lazım.”
Ayten Hanım’la aramızdaki mesafe arttı ama ilişkimiz daha sağlıklı hale geldi; en azından ben öyle hissettim. Bazen hâlâ eski alışkanlıklarıyla arıyor, karışmak istiyor ama artık sınırlarımı daha net çizebiliyorum.
Şimdi bazen pencereden dışarı bakıp düşünüyorum: Bir kadının kendi evinde huzur bulması neden bu kadar zor? Aile olmak fedakârlık mı yoksa karşılıklı saygı mı gerektirir? Sizce nerede bitiyor görev duygusu ve nerede başlıyor kendimize olan saygımız?