Bir Zamanlar Annemdim: Sessizliğin İçinde Kaybolmak
“Anne, ben seni sonra arayayım mı? Şimdi biraz yoğunum.”
Oğlum Murat’ın sesi telefonda yorgun ve aceleciydi. Sanki her aradığımda bir şeyleri bölüyormuşum gibi hissediyorum artık. Oysa ben, onun çocukluğunda, geceleri ateşi çıktığında başında sabahlayan, okuldan geldiğinde en sevdiği mercimek çorbasını kaynatan bendim. Şimdi ise, evimde yankılanan sessizlikte, telefonumun ekranına bakıp duruyorum. Belki bu akşam arar diye…
Geçen hafta torunum Defne’nin doğum günüydü. Bir hafta önceden aradım Murat’ı, “Kızımın doğum günü için bir şeyler hazırlasam, gelir misiniz?” dedim. Cevabı kısa ve netti: “Anne, bu sene arkadaşlarıyla kutlayacakmış. Biz de çok yoğunuz. Belki başka zaman.”
Başka zaman… O başka zaman hiç gelmiyor. Her defasında içimde bir şeyler eksiliyor. Oysa ben Murat’ı tek başıma büyüttüm. Eşim Hasan’ı kaybettiğimizde Murat daha on yaşındaydı. Hem anne hem baba oldum ona. Geceleri gizlice ağladığımda bile sabah ona gülümseyerek kahvaltı hazırladım. Üniversiteyi kazandığında gözyaşlarımı saklayarak uğurladım onu Ankara’ya. “Seninle gurur duyuyorum oğlum,” dedim, “Hayatını kur, mutlu ol.”
O hayatını kurdu. Güzel bir işi, iyi bir eşi var. İki de torunum… Ama ben? Ben sanki onun hayatının dışında kalakaldım. Bazen düşünüyorum da, acaba fazla mı fedakarlık yaptım? Kendi hayatımı onun için mi unuttum? Şimdi ise, onun hayatında bana ayrılan bir köşe bile yok gibi.
Geçenlerde komşum Ayşe Hanım uğradı. “Kızım Almanya’dan görüntülü aradı, torunlarımı gördüm,” dedi sevinçle. İçim burkuldu. Ben Defne’yle en son üç ay önce parkta buluşmuştum. O da yarım saat sürdü; Murat’ın eşi Elif’in aceleyle “Dershaneye yetişeceğiz” demesiyle bitmişti.
Bir akşam cesaretimi topladım, Murat’ı tekrar aradım. “Oğlum, çok uzun zamandır görüşemedik. Bir akşam yemeğe gelin, birlikte oturalım,” dedim.
Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik oldu. Sonra Murat’ın sesi geldi: “Anne, işten çok geç çıkıyorum. Elif de çocuklarla çok yoruluyor. Hafta sonu belki uğrarız.”
Hafta sonu geldi geçti. Yine kimse gelmedi.
Bazen kendi kendime kızıyorum: Neden bu kadar takılıyorsun? Onların da hayatı var, diyorum. Ama sonra aklıma Murat’ın çocukken bana sarılışı geliyor. “Anneciğim, sen dünyanın en iyi annesisin,” derdi. Şimdi ise, sanki ben sadece bir yüküm.
Bir gün marketten dönerken apartmanın girişinde Elif’le karşılaştım. Yanında Defne ve küçük Kerem vardı. Defne’ye sarılmak istedim ama Elif hemen araya girdi: “Anneciğim, çocuklar hasta olabilir, şimdi sarılmasak daha iyi olur.”
O an içimde bir şeyler koptu sanki. Yabancı gibi hissettim kendimi; kendi torunuma dokunamayan bir yabancı…
O gece uyuyamadım. Eski fotoğraflara baktım; Murat’ın ilkokul mezuniyetinde çekilmiş bir kareye uzun uzun daldım. O zamanlar bana ne kadar bağlıydı… Şimdi ise aramızda görünmez duvarlar var.
Bir sabah kahvaltı masasında kendi kendime konuşmaya başladım:
“Ne oldu bize? Nerede yanlış yaptım? Fazla mı sevdim, fazla mı korudum?”
Kardeşim Gülseren aradı o gün. Dertleştik biraz.
“Abla,” dedi, “Senin oğlun da herkes gibi kendi ailesiyle meşgul şimdi. Ama sen de kendine yeni bir hayat kurmalısın.”
Ama nasıl? Altmış beş yaşındayım; yeni bir hayat nasıl kurulur ki? Gençken hayallerim vardı; şimdi ise sadece bekleyiş var.
Bir gün cesaretimi topladım ve Murat’a uzun bir mesaj yazdım:
“Oğlum, seni ve çocukları çok özlüyorum. Sadece birkaç saatini bana ayırmanı istiyorum. Birlikte oturup eski günleri konuşalım istiyorum.”
Cevap gelmedi o gün.
Ertesi sabah telefonum çaldı; Murat’tı.
“Anne, kusura bakma mesajını geç gördüm. Bu hafta sonu uğrayalım mı?”
Kalbim hızla çarptı; umutlandım.
O hafta sonu geldiğinde evimi baştan aşağı temizledim; en sevdiği yemekleri yaptım: zeytinyağlı sarma, fırında tavuk, irmik helvası… Saatler geçti ama kimse gelmedi.
Akşam üzeri Murat aradı:
“Anne, çok özür dileriz ama Defne’nin ateşi çıktı, hastaneye götürdük. Başka zaman mutlaka geleceğiz.”
Yine başka zaman…
O gece pencereden dışarı bakarken gözlerim doldu. İstanbul’un ışıkları uzakta parlıyordu ama benim içimde karanlık vardı.
Bazen düşünüyorum: Acaba anneler hep böyle mi yalnız kalır? Biz çocuklarımız için her şeyimizi verirken onlar büyüyüp kendi hayatlarına daldıklarında bizi unuturlar mı?
Bir gün parkta otururken yanımdaki bankta yaşlı bir adamla sohbet ettim. O da aynı dertten yakınıyordu:
“Oğlum Amerika’da yaşıyor,” dedi, “Ayda yılda bir arar. Torunumu hiç görmedim.”
Demek ki yalnız değilim… Ama bu teselli etmiyor insanı.
Bir akşam televizyonda aileyle ilgili bir program izlerken sunucu şöyle dedi:
“Yaşlılarımızı unutmayalım; onlar bizim geçmişimizdir.”
Gözlerimden yaşlar süzüldü.
Şimdi burada oturuyorum; elimde eski fotoğraflar, kalbimde özlem… Oğlum ve torunlarım belki yine aramaz bugün ama ben beklemeye devam edeceğim.
Belki bir gün kapı çalar ve Murat içeri girer; “Anneciğim, seni çok özledik,” der…
Ama ya o gün hiç gelmezse?
Sizce anneler neden böyle yalnız kalıyor? Biz çocuklarımız için her şeyimizi verirken onlar büyüyünce bizi neden unutuyorlar?