Kayınvalidemin Telefonu: Bir Kadının Sabır Sınavı

“Hemen gel, çocuğunu al!” Kayınvalidemin sesi telefonda öyle tiz, öyle buyurgandı ki, elimdeki çayı sehpanın üzerine bırakırken parmaklarım titredi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllardır biriktirdiğim tüm sabrım, o tek cümlede eriyip gitmişti.

Oğlum Efe, henüz beş yaşında. Ben ise otuz iki yaşında, İstanbul’un karmaşasında ayakta kalmaya çalışan bir kadınım. Eşim Serkan’la evlendiğimizden beri, annesiyle aramızda görünmez bir savaş var. Kayınvalidem, Ayten Hanım, bana hiçbir zaman gelini gibi davranmadı. Hep bir eksik, hep bir yanlış buldu. “Kızım, Efe’yi bu kadar serbest bırakma, çocuk dediğin disiplinle büyür.” “Senin yemeklerin tuzsuz, Serkan böyle yemeklere alışık değildir.” “Evde neden bu kadar çok kitap var? Çocuk oyuncak yerine kitaplarla mı oynayacak?”

Başlarda sustum. Annem hep derdi: “Evlat için susulur kızım, yuvanı bozma.” Ben de sustum. Ama her susuşumda içimde biriken öfke, bir gün patlayacak gibi büyüdü. Özellikle Serkan’ın annesinin yanında sessiz kalması, bazen bana ihanet gibi geliyordu. “Sen karışma,” derdi Serkan, “Annemin huyu böyle.” Ama ben biliyordum ki bu huy, benim sabrımı sınamak için var.

Ayten Hanım yeni bir işe başlamıştı; bir devlet hastanesinde temizlik görevlisi olmuştu. O yüzden son zamanlarda daha az görüşüyorduk. Bu bana iyi gelmişti. Ama yine de fırsat buldukça arar, laf sokmadan bırakmazdı. O gün de işten çıkmış eve yeni gelmiştim ki telefonum çaldı.

“Efe’yi hemen alacaksın!” dedi tekrar. “Benim işim gücüm var, senin çocuğuna bakamam artık!”

“Ne oldu Ayten Hanım?” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak.

“Ne olacak? Çocuk bütün gün televizyonun karşısında! Senin verdiğin oyuncakları da kırdı! Benim evimi dağıttı! Bir de bana laf mı yetiştiriyor! Böyle çocuk mu yetiştirilir?”

İçimden geçenleri söylemek istedim: “Efe çocuk! Oynamak istiyor! Senin oğlun da çocuktu bir zamanlar!” Ama sustum. Yutkundum. “Tamam,” dedim, “Gelip alacağım.”

Telefonu kapattığımda gözlerim doldu. Annemle babam yıllar önce boşanmıştı. Annemle aramda mesafeler vardı; ona sığınamazdım. Eşim ise işteydi ve yine ‘araya girmemek’ için sessiz kalacaktı biliyordum.

Montumu giyerken içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. Apartmanın merdivenlerinden inerken kendi kendime mırıldandım: “Ben ne zaman kendi hayatımı yaşayacağım? Ne zaman kendi kararlarımı vereceğim?”

Ayten Hanım’ın evine vardığımda kapıyı sertçe açtı. Efe köşede sessizce oturuyordu; gözleri dolmuştu. Onu öyle görünce yüreğim parçalandı.

“Ayten Hanım,” dedim, “Efe’ye ne oldu?”

“Ne olacak? Sözümü dinlemedi! Oyuncaklarını yere fırlattı! Ben de televizyonu kapattım, ağladı!”

Efe’ye yaklaştım, diz çöktüm. “Oğlum,” dedim fısıltıyla, “Bir şey mi oldu?”

Efe başını eğdi: “Anneanne bana kızdı… Oyuncağımı kırdı…”

Ayten Hanım hemen atıldı: “Ben mi kırdım? Kendisi kırdı! Hep senin yüzünden! Çocuğa sınır koymuyorsun!”

O an kendimi tutamadım. Yıllardır içimde biriktirdiğim her şey dilimden döküldü:

“Yeter artık Ayten Hanım! Ben elimden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorum! Efe çocuk… Oynamak istiyor… Sizin oğlunuz da çocuktu bir zamanlar! Neden bana hep suç buluyorsunuz? Neden hiçbir zaman iyi bir anne olduğumu kabul etmiyorsunuz?”

Ayten Hanım şaşkınlıkla bana baktı. İlk defa ona karşı sesimi yükseltmiştim. O an Efe’nin elini tuttum ve kapıya yöneldim.

“Serkan’a söyleyeceğim!” diye bağırdı arkamdan.

“İstediğinize söyleyin!” dedim ve kapıyı çarptım.

Eve dönerken Efe’nin elini sımsıkı tuttum. Gözyaşlarımı tutamıyordum artık. Efe başını omzuma yasladı: “Anne, ben kötü çocuk muyum?”

Yüreğim paramparça oldu. “Hayır oğlum… Sen çok iyi bir çocuksun… Sadece bazen büyükler yanlış anlar…”

O gece Serkan eve geldiğinde olanları anlattım. Yine sessiz kaldı önce. Sonra başını eğdi: “Annemin huyu böyle… Biliyorsun…”

“Serkan,” dedim gözlerinin içine bakarak, “Ben bu yükü daha fazla taşıyamam… Ya birlikte çözüm buluruz ya da ben Efe’yle kendi yoluma giderim…”

İlk defa Serkan’ın gözlerinde korku gördüm. Belki de ilk defa beni kaybetmekten korktu.

O gece uyuyamadım. Efe yanımda mışıl mışıl uyurken ben tavana bakıp düşündüm: Biz kadınlar neden hep susmak zorunda kalıyoruz? Neden anneliğimiz sürekli sorgulanıyor? Neden aile içinde en çok yükü biz taşıyoruz?

Sabah olduğunda aynada kendime baktım ve ilk defa güçlü hissettim. Belki de bazen susmamak gerekiyordu… Belki de bazen kendi sesimizi duyurmak için haykırmalıydık…

Siz olsaydınız ne yapardınız? Susar mıydınız yoksa sesinizi yükseltir miydiniz? Bir kadının sabrı nereye kadar dayanır sizce?