Bir Akşamın Sessizliğinde: Umutla Yürüyen Bir Hayat
“Yeter artık anne!” diye bağırdım, sesim apartmanın koridorunda yankılandı. Anahtarlarımı öfkeyle masaya fırlattım. Annem, mutfak kapısında elleriyle önlüğünü buruşturmuş, gözleri dolu dolu bana bakıyordu. “Oğlum, ben senin iyiliğin için söylüyorum,” dedi titrek bir sesle. Ama artık duymak istemiyordum. Yirmi sekiz yaşındaydım ve hâlâ kendi hayatımı yaşayamıyordum. Babam ise her zamanki gibi televizyonun karşısında, göz ucuyla olan biteni izliyor ama müdahale etmiyordu.
O gece karar verdim: Taşınacaktım. O eski, gürültülü apartmandan, annemin her sabah kahvaltıya kaldırdığı, babamın akşamları eve geç geldiğimde surat astığı o evden çıkacaktım. Ertesi gün işten çıkınca, cebimdeki birikmiş üç kuruşla İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde küçük bir daire tuttum. Eşyalarımı toplarken annem ağladı, “Bizi bırakıp nereye gidiyorsun?” dedi. Babam ise sadece başını salladı, “Büyüdün artık,” dedi kısık bir sesle.
İlk gece yeni evimde uyuyamadım. Sessizlik kulaklarımı tırmalıyordu. Alışık olduğum şehir merkezi gürültüsü yoktu; ne korna sesi, ne de sokaktan geçen insanların uğultusu… Yalnızdım. Ama özgürdüm de. Sabahları kendi kendime kahvaltı hazırlıyor, işten dönerken markete uğrayıp ne istersem alıyordum. Kimse bana “O saatte eve gelinir mi?” demiyordu artık.
Bir akşam işten çıkınca yürüyerek eve gitmeye karar verdim. Otobüs durağında beklemek istemedim; hava sıcaktı, gökyüzü pembeyle turuncu arasında bir renge bürünmüştü. Yolda yürürken çocukluğumu düşündüm. Annemle babamın sürekli kavga ettiği o akşamları… Annem bana sarılırken “Senin için katlanıyorum oğlum,” deyişini… Oysa ben büyüdükçe onların hayallerini değil, kendi hayallerimi yaşamak istediğimi fark ettim.
Yeni mahallemde kimseyi tanımıyordum. Komşular selam verip geçiyordu; kimse kimsenin hayatına karışmıyordu burada. Bir gün apartmanın girişinde yaşlı bir kadınla karşılaştım. “Sen yeni taşınan genç misin?” dedi gülümseyerek. “Evet teyzecim,” dedim utangaçça. “Adım Zeynep,” dedi elini uzatarak. O günden sonra Zeynep Teyze’yle aramızda tuhaf bir dostluk başladı. Bazen bana börek getiriyor, bazen de eski günlerden bahsediyordu.
Ama yalnızlık geceleri daha çok bastırıyordu. Bir akşam annem aradı, “Oğlum iyi misin? Yemeğini yedin mi?” diye sordu. Sesinde endişe vardı ama gururunu da kırmak istemiyordu belli ki. “İyiyim anne,” dedim kısa keserek. O an gözlerim doldu; çünkü annemin sesini duymak bile içimi acıtıyordu.
İş yerinde de işler yolunda gitmiyordu son zamanlarda. Müdürüm, “Kadir, performansın düştü son zamanlarda,” dedi bir gün odasına çağırıp. “Bir sorun mu var?” diye sordu ama anlatamadım. Kimseye anlatamadım zaten; ne aileme ne de arkadaşlarıma… Herkesin kendi derdi vardı bu hayatta.
Bir cuma akşamı eve dönerken mahalledeki parkta oturdum. Çocuklar top oynuyordu, gençler banklarda oturup sohbet ediyordu. Ben ise elimdeki poşetle öylece oturuyordum. O an kendime sordum: “Mutluluk bu muydu? Kendi başıma kalmak mıydı özgürlük?”
Bir gün işten eve dönerken apartmanın önünde kalabalık gördüm. Zeynep Teyze fenalaşmıştı; ambulans gelmişti ama çok geçti… O an anladım ki yalnızlık sadece bana ait değildi; herkesin içinde bir boşluk vardı bu şehirde.
Cenazesinde komşularla birlikte ağladık. O gün annemi aradım ve ilk defa içimi döktüm: “Anne, ben yalnızım burada… Sizi özlüyorum.” Annem telefonda sessizce ağladı, “Oğlum, biz de seni özlüyoruz,” dedi.
O günden sonra ailemle daha sık görüşmeye başladım ama kendi evimde kalmaya devam ettim. Çünkü biliyordum ki mutluluk ne tamamen özgür olmakta ne de başkalarının hayallerini yaşamakta… Mutluluk, insanın kendi yolunu bulmasında saklıydı.
Şimdi bazen akşamları yine yürüyerek eve dönüyorum. Gökyüzüne bakıp derin bir nefes alıyorum ve düşünüyorum: “Acaba herkesin yolu böyle mi? Kendi mutluluğunu bulmak için önce yalnızlığı tatmak mı gerekiyor? Sizce de öyle mi?”