“O Elbiseyi Giyemezsin, Zaten Sığmazsın”: Bir Gelinin Sessiz Çığlığı

“O elbiseyi giyemezsin, zaten sığmazsın.”

Bu cümle, sabahın köründe mutfağımızda yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. Kayınvalidem, Hatice Hanım, gözlerini üzerime dikmişti. Gözlerinde küçümseme, dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.

O gün, eşim Emre’nin doğum günüydü. Haftalardır gizlice para biriktirip ona güzel bir hediye ve sürpriz bir akşam yemeği hazırlamıştım. Annemden kalan, bana uğur getirdiğine inandığım mavi elbisemi giymek istiyordum. Ama Hatice Hanım sabah erkenden çıkageldi. Kapıyı açtığımda yüzüme şöyle bir baktı, sonra gözleri hemen üzerimdeki sabahlığıma kaydı.

“Yine mi bu eski şeylerle dolaşıyorsun? Kadın dediğin biraz kendine bakar,” dedi. Sesi buz gibiydi.

Kendimi savunmaya çalıştım: “Hazırlanacaktım zaten, Emre için özel bir şey yapmak istiyorum.”

Gözlerini devirdi. “O elbiseyi giyemezsin, zaten sığmazsın. Geçen bayramdan beri iyice kilo aldın. Emre de farkındadır herhalde.”

İçimden geçenleri anlatamam. Sanki biri boğazımı sıkıyordu. Annemden kalan o elbise benim için sadece bir kıyafet değildi; çocukluğumun, annemin sıcaklığının, bana verdiği cesaretin bir simgesiydi. Ama Hatice Hanım’ın sözleriyle o an her şey anlamsızlaştı.

Emre işe gitmek üzere hazırlanırken mutfağa girdi. Hatice Hanım hemen ona döndü: “Oğlum, hanımına biraz dikkat etsen iyi olur. Genç yaşta böyle salıverirse kendini, ileride başınız çok ağrır.”

Emre utandı, yüzü kızardı. “Anne, lütfen…” dedi ama sesi cılızdı.

Kayınvalidem bana döndü: “Bak kızım, ben senin iyiliğini isterim. Bizim ailede kadınlar bakımlı olur. Sen de biraz kendine çeki düzen ver.”

O gün boyunca evde adeta nefes alamadım. Her hareketimi izlediğini hissediyordum. Akşam yemeği için mutfağa girdiğimde arkamdan geldi.

“Ne yapıyorsun bakalım?”

“Emre için sürpriz hazırlıyorum.”

“Senin yemeklerinle mi sürpriz olacak? Geçen sefer yaptığın pilav taş gibiydi.”

Sabırla sustum. O an içimdeki öfkeyi bastırmak için ellerimi yumruk yaptım. Annemin bana öğrettiği gibi; “Bazen susmak en büyük cevaptır,” derdi annem.

Ama Hatice Hanım susmadı. Akşam yemeğinde Emre’ye dönüp, “Oğlum, senin çocukluğunda ben her şeyi taze taze yapardım. Şimdi gençler hazır gıdaya alışmış,” dedi. Sonra bana döndü: “Senin annen nasıl yemek yapardı?”

Boğazım düğümlendi. Annemi kaybedeli üç yıl olmuştu. Onun adını bu sofrada duymak bile kalbimi sızlattı.

Emre araya girmeye çalıştı: “Anne, lütfen…”

Ama Hatice Hanım devam etti: “Benim oğlumun hakkı en iyisi. Sen de biraz örnek al.”

O gece Emre’yle yatakta sırt sırta yattık. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Emre’ye dönüp sessizce sordum:

“Beni hiç savunmayacak mısın?”

Emre derin bir iç çekti: “Annem işte… Alışamadı hâlâ.”

“Ben de alışamıyorum,” dedim titrek bir sesle.

Ertesi sabah Hatice Hanım erkenden kalktı, evi temizlemeye başladı. Her köşede bir kusur buldu: “Şu perdeler ne zamandır yıkanmadı? Halılar toz içinde! Bizim evde böyle olmazdı.”

Kendi evimde yabancı gibi hissettim. Yıllardır hayalini kurduğum huzurlu yuva bir anda cehenneme dönmüştü.

Bir hafta boyunca Hatice Hanım evimizde kaldı. Her gün yeni bir eleştiri, yeni bir iğneleme… Bir gün Emre işten geç geldiğinde bana dönüp şöyle dedi:

“Demek ki kocanı memnun edemiyorsun ki eve geç geliyor.”

O an dayanamadım:

“Yeter artık! Ben elimden geleni yapıyorum. Bu evde mutlu olmak istiyorum ama siz buna izin vermiyorsunuz!”

Hatice Hanım şaşırdı, ilk kez sesimi yükselttiğimi gördü.

“Bana bak kızım, ben senin annen değilim! Benim kurallarıma uyacaksın!”

Gözlerim doldu: “Benim annem olamazsınız zaten… O bana asla böyle davranmazdı.”

O gece Emre’yle büyük bir tartışma yaşadık.

“Senin annen yüzünden kendimi değersiz hissediyorum!” dedim ağlayarak.

Emre sessiz kaldı, sonra başını öne eğdi: “Annem yaşlandı… Onu kırmak istemiyorum.”

“Peki ya ben? Ben kırılınca ne olacak?”

Ertesi gün annemin elbisesini çıkardım dolaptan. Aynanın karşısında uzun uzun baktım kendime. Elbiseyi giydim; belki biraz dar geliyordu ama umurumda değildi. O an annemin sesi kulağımda yankılandı: “Kızım, kimseye kendini ezdirme.”

Salona çıktığımda Hatice Hanım yine oradaydı.

“O elbise sana olmamış,” dedi soğukça.

Başımı dik tuttum: “Bu elbise bana annemden kaldı ve ben onu gururla taşıyorum.”

İlk defa göz göze geldik ve ben ilk defa korkmadım.

O hafta sonunda Hatice Hanım evine döndü ama aramızdaki soğukluk kaldı. Emre’yle ilişkimiz de yara aldı; birbirimize yabancılaştık. Ama ben artık daha güçlüyüm.

Şimdi bazen aynaya bakıp soruyorum kendime: En yakınlarımızdan gelen yaraları affetmek mümkün mü? Yoksa bazı sözler asla unutulmaz mı? Siz olsanız ne yapardınız?