Neden Torunuma Bakmayı Kabul Ettim: Bir Daha Asla

“Anne, lütfen… Sadece bu hafta. Arda çok hasta, kreşe da götüremiyorum, işten de izin alamam. Sen olmasan ne yaparım?”

Kızım Elif’in sesi telefonda titriyordu. O an içimde bir şeyler kırıldı mı, yoksa zaten kırık mıydı bilmiyorum. Yıllardır hep onun yanında oldum; düğününde, ilk çocuğunu kucağına aldığında, hatta eşiyle kavga ettiğinde bile. Ama bu sefer farklıydı. 68 yaşındayım, dizlerim ağrıyor, geceleri uyuyamıyorum. Ama torunum Arda için her şeyi yaparım, değil mi? Anneler böyle yapar.

“Tamam Elif,” dedim. “Getir Arda’yı.”

O gün Arda’yı kucağıma aldığımda ateşi vardı, gözleri mahmurdu. “Anneanne,” dedi kısık sesiyle, “karnım acıyor.” İçim parçalandı. Ona çorba yaptım, başını okşadım, ateşini düşürmek için ıslak bezlerle alnını sildim. O gece sabaha kadar başında bekledim. Elif ise sabahın köründe işine gitti; bana bir teşekkür bile etmeden.

İlk gün geçti, ikinci gün geçti… Arda iyileşmiyordu. Ben de yorgunluktan bitap düşüyordum. Evde işler birikti, kendi ilaçlarımı almayı unuttum. Bir akşam Elif aradı:

“Anne, yarın da bakabilir misin? Patronum çok kızdı bugün.”

“Bakayım kızım,” dedim yorgun bir sesle. “Ama ben de çok yoruldum.”

“Anne, başka kimsem yok! Sen olmasan ne yapacağım?”

O an içimde bir öfke kabardı. Ben ne zaman sadece ‘anne’ ya da ‘anneanne’ olmaktan çıktım? Benim de bir hayatım vardı eskiden. Arkadaşlarım vardı, sabahları yürüyüşe çıkardım, kitap okurdum. Şimdi ise sadece bir bakıcıydım.

Bir gece Arda yine ateşlendi. Elif’e mesaj attım: “Acilen doktora götürmeliyiz.”

Cevap gelmedi. Sabah Elif geldiğinde gözleri şişmişti.

“Anne, çok yoruldum. Senin yaşında olunca anlarsın belki.”

Dayanamadım:

“Elif! Ben de yoruluyorum! Ben de insanım! Senin annenim ama ben de yaşlandım!”

Elif sustu, bana öylece baktı. Sonra gözlerini kaçırdı.

“Bunu bana nasıl söylersin? Senin annen hiç böyle yapmazdı bana!” dedi ve kapıyı çarpıp çıktı.

O an içimde bir şeyler koptu. Annem… O da bana hep yardım etmişti ama hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim kendimi. O gün Arda’yı kucağıma aldım, saçlarını okşadım. O ise masumca bana bakıyordu.

“Anneanne, neden ağlıyorsun?”

Ne diyebilirdim ki? Ona anlatamazdım ki annesinin sevgisizliğini, kendi yalnızlığımı…

Arda iyileştiğinde Elif onu almaya geldi. Hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.

“Teşekkür ederim anne,” dedi soğuk bir sesle.

Ben ise içimdeki kırgınlığı saklayamadım:

“Elif, ben senin annenim ama kölen değilim. Ben de yoruluyorum, ben de hasta oluyorum. Lütfen bunu anla.”

Elif sustu, gözleri doldu ama hiçbir şey demedi. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar oluştu.

Günler geçti, Elif aramadı. Ben ise her gün Arda’nın kokusunu özledim ama aynı zamanda kendimi kullanılmış hissettim. Komşum Ayşe Hanım’a anlattım:

“Bizim zamanımızda büyükler baş tacıydı,” dedi Ayşe Hanım. “Şimdi ise çocuklar her şeyi hak görüyor.”

Haklıydı belki de… Ama ben nerede yanlış yaptım? Kızımı çok mu şımarttım? Yoksa ona fazla mı destek oldum?

Bir gün Elif aradı:

“Anne… Özür dilerim. Haklısın, seni çok yordum. Ama bazen o kadar çaresiz hissediyorum ki…”

O an gözlerim doldu.

“Elif,” dedim, “ben her zaman senin yanındayım ama lütfen beni de anlamaya çalış.”

O günden sonra ilişkimiz biraz daha düzeldi ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Artık torunuma bakmayı kabul ederken iki kere düşünüyorum.

Bazen gece yatarken kendi kendime soruyorum: Bir anne ya da anneanne olmak ne zaman kendi hayatından vazgeçmek anlamına gelir? Sizce biz büyükler gerçekten sadece fedakâr olmak zorunda mıyız?