Bir Doğum Gününde Kırılan Hayaller: Eda’nın Sessiz Çığlığı

“Eda, hadi kızım, biraz gülümse! Bugün senin doğum günün, bak herkes burada!” Annemin sesi kulağımda yankılandı, ama ben masanın ucunda oturmuş, elimdeki çatalı sıkıca tutuyordum. Ofisteki doğum günü kutlaması için herkes toplanmıştı; masada pahalı bir pasta, bir şişe şarap ve çeşit çeşit meze vardı. Herkesin yüzünde sahte bir neşe, gözlerinde ise alışılmış bir yorgunluk.

Baş muhasebecimiz Sevim Hanım, her zamanki gibi şık giyinmişti. “Kızlar, işten sonra hemen dağılmayalım, Eda’nın doğum gününü kutlayacağız!” dediğinde, herkes alkışlamıştı. Ama ben o an içimde bir boşluk hissettim. Sanki bu kutlama bana değil de, başkasına yapılıyordu.

Yanımda oturan Zeynep kulağıma eğildi: “Eda, neyin var? Yüzün asık.”

Bir an cevap veremedim. Sonra fısıldadım: “Hiç… Sadece biraz yorgunum.”

Ama yorgunluk değildi bu. İçimde birikmiş hayal kırıklıkları, ailemin üzerimdeki baskısı ve iş yerindeki görünmezliğim… Hepsi bir araya gelmişti.

Kutlama başladığında herkes sırayla bana sarıldı, iyi dileklerde bulundu. Sevim Hanım pastayı keserken bana döndü: “Eda, bu sene senden büyük başarılar bekliyoruz. Artık hata yapma zamanı geçti.”

O an boğazım düğümlendi. Geçen yıl şirkete yeni girdiğimde yaptığım hatalar hâlâ konuşuluyordu. Herkesin gözü üzerimdeydi; sanki her an bir yanlış yapacakmışım gibi bakıyorlardı bana.

Kutlama bitince eve döndüm. Annem kapıda bekliyordu: “Kızım, iş yerinde güzel geçti mi? Bak sana en sevdiğin börekten yaptım.”

Yorgun bir gülümsemeyle içeri girdim. Babam televizyonun başında, ablam ise telefonuyla oynuyordu. Annem sofrayı kurarken birden döndü: “Eda, artık evlenme yaşın geldi. Bak ablan da nişanlandı. Sen de düzgün birini bulsan diyorum.”

İçimdeki fırtına büyüdü. “Anne, daha yeni işe başladım. Biraz kendime zaman ayırmak istiyorum.”

Annem kaşlarını çattı: “Kızım, iş güç tamam da… Bak herkes evleniyor, çocuk yapıyor. Sen de mutlu ol artık.”

Mutlu olmak… Ne garip bir kavramdı benim için. Herkesin mutluluk tanımı başkaydı ama benimkini kimse sormuyordu.

Gece odama çekildim. Telefonumda sosyal medyada arkadaşlarımın mutlu fotoğraflarına baktım; nişanlar, düğünler, bebekler… Herkes hayatını yaşıyor gibiydi. Ben ise sanki bir cam fanusun içinde nefes almaya çalışıyordum.

Ertesi sabah işe gittiğimde Sevim Hanım beni odasına çağırdı.

“Eda, geçen ayki raporda yine hata yapmışsın. Bu şekilde devam edersen terfi hayal olur.”

Başımı öne eğdim: “Haklısınız Sevim Hanım, daha dikkatli olacağım.”

O çıktıktan sonra Zeynep yanıma geldi: “Boşver Eda, herkes hata yapar. Kendini bu kadar üzme.”

Ama ben kendimi affedemiyordum. Çünkü ailem de işim de benden hep daha fazlasını bekliyordu.

O gün öğle arasında çatıya çıktım; İstanbul’un gri gökyüzüne bakarken içimden geçenleri düşündüm. “Ben ne zaman kendim için yaşayacağım?” dedim sessizce.

Akşam eve dönerken otobüste yaşlı bir teyze yanıma oturdu. “Kızım, yüzün neden asık?” dedi.

Bir an gözlerim doldu. “Hayat bazen çok zor geliyor teyze.”

Teyze elimi tuttu: “Bak yavrum, hayat kimseye adil değil ama sen kendi yolunu bulacaksın. Kimseyi memnun etmeye çalışma.”

O an içimde bir şey kırıldı sanki. Eve gidince anneme sarıldım ve ağladım.

“Anne, ben mutlu değilim,” dedim.

Annem şaşırdı: “Neden kızım? İşin var, sağlığın yerinde…”

“Bilmiyorum anne… Sanki hep başkalarının hayatını yaşıyorum.”

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce… İşte başarısızlık korkusu, ailemin beklentileri, toplumun baskısı… Hepsi üstüme üstüme geliyordu.

Bir hafta sonra şirkette büyük bir toplantı oldu. Sevim Hanım yine bana döndü: “Eda, bu sunumu sen yapacaksın.”

Kalbim küt küt atıyordu ama bu sefer korkmadım. Sunumu yaptım ve herkes alkışladı.

O an anladım ki; bazen en büyük engel kendi korkularımızdı.

Ama yine de akşam eve döndüğümde annem aynı soruyu sordu: “Kızım, biriyle tanıştın mı?”

Gülümsedim: “Anne, önce kendimi bulmam lazım.”

Şimdi düşünüyorum da; acaba gerçekten kendi hayatımı yaşayabilecek miyim? Yoksa hep başkalarının mutluluk tanımlarına göre mi şekilleneceğim? Sizce insan kendi yolunu bulabilir mi?