Artık Yeter: Kendi Hayatımı Geri Kazanırken
“Yeter artık, çıkın evimden!” diye bağırdığımda sesim titriyordu ama gözlerimdeki kararlılık ilk defa bu kadar netti. Annem şaşkınlıkla bana bakarken, ablam Elif’in elindeki çay bardağı havada asılı kaldı. Babam ise koltuğunda oturmuş, televizyonun sesini kısmıştı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim öfkenin dışarı taştığı andı.
Her şey, üniversiteden mezun olup İstanbul’da kendi evime taşındığımda başladı. Başta ne kadar gururluydum! Kendi paramla tuttuğum küçük ama sıcak bir evim vardı. Annemler, “Kızımız başardı!” diye gurur duyuyordu. Ama zamanla işler değişti. Ablam Elif, kocasıyla kavga ettiğinde soluğu bende alıyordu. Kuzenim Mert, sınav haftalarında benim evde kalmayı alışkanlık haline getirmişti. Annemler ise hafta sonları “Biraz kafa dinleyelim” bahanesiyle bana geliyordu. Evim, adeta bir pansiyona dönmüştü.
Başlarda sesimi çıkarmadım. “Aile sonuçta, ne olacak ki?” dedim. Ama zamanla kendi alanımda nefes alamaz oldum. Sabah işe gitmek için uyandığımda banyoda sıra beklemek zorunda kalıyordum. Akşam eve döndüğümde koltuğumda birinin uzanıp televizyon izlediğini görmek artık sıradanlaşmıştı. Bir gün mutfağa girdim, dolabımda sakladığım son çikolata bile yok olmuştu. O an içimde bir şeyler koptu.
Bir akşam işten yorgun argın döndüğümde, salonda Elif ve Mert’in yüksek sesle tartıştığını duydum. Annem mutfakta yemek yapıyor, babam ise televizyonun sesini sonuna kadar açmıştı. Kimse bana “Nasılsın?” bile dememişti. O gece yatağımda gözyaşlarımı yastığıma akıttım. “Bu benim hayatım mı gerçekten?” diye sordum kendime.
Ertesi sabah işe geç kaldım çünkü banyoda Elif saçını kurutuyordu. Patronumdan azar işittim. O gün ofiste kimseyle konuşmak istemedim. Akşam eve dönerken marketten kendime küçük bir pasta aldım; “Belki bu gece kendime küçük bir kutlama yaparım,” dedim. Eve geldiğimde pastamın da yenmiş olduğunu gördüm. Mert, “Ablam çok üzgündü, ona verdim,” dedi pişkin pişkin.
O an patladım:
— Yeter! Bu ev benim! Benim alanım! Hiçbiriniz bana sormadan hiçbir şeyi kullanamazsınız!
Elif gözlerini devirdi:
— Abartıyorsun Zeynep, aile dediğin böyle olur.
Annem araya girdi:
— Kızım, biz senin aileniz, ne var bunda?
Babam ise sessizce başını salladı:
— Herkesin biraz huzura ihtiyacı var kızım, sen de alış.
Ama ben artık alışmak istemiyordum. O gece sabaha kadar düşündüm. Sabah kahvaltıda hepsine dönüp dedim ki:
— Bugün herkes eşyalarını toplasın ve gitsin. Bundan sonra kimseye anahtar vermeyeceğim.
Evde buz gibi bir hava esti. Annem gözyaşlarına boğuldu:
— Bizi kovuyorsun yani?
Elif sinirle kapıyı çarptı:
— Sen bencil olmuşsun Zeynep!
Ama ben ilk defa kendimi güçlü hissettim. O gün herkes gittiğinde evde derin bir sessizlik vardı. İlk başta yalnızlık korkutucuydu ama sonra o sessizliğin içinde huzuru buldum.
Tabii ki işler hemen düzelmedi. Annem haftalarca benimle konuşmadı. Elif, kuzenler arasında hakkımda dedikodu yaptı: “Zeynep iyice değişti, burnu havada oldu.” Ama ben her gün biraz daha kendime yaklaştım. Kendi yemeklerimi yaptım, kitaplarımı okudum, müzik açıp dans ettim. Evim ilk defa gerçekten bana ait oldu.
Bir gün annem aradı:
— Kızım, seni özledik…
Sesi yumuşaktı bu kez.
— Anneciğim, sizi çok seviyorum ama kendi alanıma da ihtiyacım var. Lütfen buna saygı gösterin.
O günden sonra ilişkimiz değişti. Annem artık gelmeden önce arıyor, Elif ise sorunlarını bana yüklemek yerine kendi çözmeye çalışıyordu. Ben de onlara yardım etmek istediğimde bunu kendi isteğimle yapıyordum; mecbur hissetmeden.
Şimdi bazen geçmişe bakıyorum ve düşünüyorum: Neden bu kadar geç kaldım kendi sınırlarımı çizmekte? Kendi huzurumdan neden bu kadar kolay vazgeçtim? Belki de biz Türkler olarak aileye fazla değer veriyoruz ve kendi ihtiyaçlarımızı hep ikinci plana atıyoruz.
Siz hiç kendi sınırlarınızı koruyamadığınız için pişman oldunuz mu? Yoksa hâlâ başkalarının mutluluğu için kendi huzurunuzdan vazgeçiyor musunuz?