Hiçbir Zaman Unutmayacağım: Bir Öğretmenin Sessiz Çığlığı
“Yeter artık anne! Benim de bir hayatım var!” diye bağırdım, sesim evin duvarlarında yankılandı. Annem, mutfakta elleriyle oklavayı sıktı, gözleri doldu. Babam ise her zamanki gibi sessizdi, televizyonun sesini biraz daha açtı. O an, içimde yıllardır biriken öfkenin ve çaresizliğin dışarı taştığını hissettim.
Adım Zeynep. İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, eski bir apartmanın üçüncü katında yaşıyorum. Otuz iki yaşındayım ve on yıldır ortaokulda Türkçe öğretmenliği yapıyorum. Her gün sabahın köründe uyanıp, metrobüsün kalabalığında ezilerek okula gidiyorum. Elimde yıpranmış bir çanta, içinde öğrencilerimin umutları ve hayal kırıklıklarıyla dolu defterler… Ama en çok da kendi yarım kalmış hayallerim var o çantada.
O gün okuldan eve dönerken, baharın ilk günleriydi. Ağaçlarda yeni tomurcuklar patlamıştı, ama içimde hâlâ kış hüküm sürüyordu. Yolda yürürken kendi kendime mırıldandım: “Ne zaman ben de yeniden filizleneceğim?”
Eve girdiğimde annem sofrayı hazırlıyordu. Babam ise her zamanki gibi koltukta oturmuş, haberleri izliyordu. Annemin gözlerinde hep aynı endişe: “Kızım, yaşın geçti. Bak komşunun kızı Elif evlendi, çocuk bile yaptı. Sen hâlâ yalnızsın. İnsanlar ne der?”
Bu cümleleri o kadar çok duydum ki artık kulağımda uğuldayan bir arı vızıltısı gibi… Ama annem haklıydı; mahallede herkes birbirinin hayatını konuşur, dedikodu eksik olmazdı. Ben ise yıllardır taşıdığım bir sırrın ağırlığıyla yaşıyordum: Üniversitedeyken büyük bir hata yapmıştım. Ailemden gizli biriyle nişanlanmış, sonra da o adam tarafından terk edilmiştim. O günden beri kendimi affedemedim; ailem ise hiçbir şeyden habersizdi.
O akşam sofrada yine aynı konu açıldı. Annem, “Bak kızım, senin yaşında ben iki çocuk annesiydim,” dediğinde içimdeki sabır ipi koptu. “Ben senin gibi olmak istemiyorum anne! Ben kendi hayatımı yaşamak istiyorum!” dedim. Babam başını kaldırmadan, “Kız kısmı çok konuşmaz,” dedi sadece. O an boğazıma bir yumru oturdu.
Gece boyunca öğrencilerimin ödevlerini kontrol ettim. Her biri ayrı bir dünya… Küçük Ayşe’nin yazısında annesine duyduğu sevgiyi okurken gözlerim doldu. Mehmet’in babasına yazdığı mektupta ise özlem ve kırgınlık vardı. O an anladım ki; herkesin içinde konuşamadığı, anlatamadığı acılar var.
Ertesi gün okulda müdürümüz Hasan Bey beni odasına çağırdı. “Zeynep Hanım, bu sene başarı oranınız çok düşük. Öğrencilerinizde motivasyon eksikliği var,” dedi. İçimden “Benim de motivasyonum yok ki,” demek geldi ama sustum. Hasan Bey devam etti: “Ayrıca velilerden şikayet varmış; derslerde çok sertmişsiniz.”
O an kendimi sorguladım: Acaba kendi mutsuzluğumu çocuklara mı yansıtıyordum? Eve dönerken metrobüste camdan dışarı bakarken gözlerim doldu. Yanımda oturan yaşlı kadın bana mendil uzattı: “Kızım, ağlamak çözüm değil,” dedi. Ama bazen insanın başka çaresi kalmıyor.
O akşam annem yine konuyu açtı: “Bak kızım, seni Ahmet’in annesiyle konuştum. Oğlan iyi çocukmuş, mühendis.” Sinirlerim iyice gerildi: “Anne, ben istemiyorum! Lütfen artık karışma!” dedim. Annem ağlamaya başladı: “Ben senin kötülüğünü ister miyim? Herkesin bir yuvası var, sen neden yalnızsın?”
Babam ise ilk defa sesini yükseltti: “Yeter artık! Bu evde huzur bırakmadın!” O an içimdeki tüm duvarlar yıkıldı. Odamın kapısını çarpıp kendimi yatağa attım. Gözyaşlarım yastığa aktıkça içimdeki acı daha da büyüdü.
Bir hafta boyunca annem benimle konuşmadı. Evde buz gibi bir hava esti. Okulda ise öğrencilerimle aramda görünmez bir duvar vardı. Bir gün Ayşe yanıma geldi: “Öğretmenim, siz neden üzgünsünüz? Annem diyor ki insan içine atarsa hasta olurmuş.” Küçük bir çocuğun bu kadar derin bir cümle kurması beni sarstı.
O gece ilk defa anneme her şeyi anlatmaya karar verdim. Sofrada sessizlik vardı. “Anne, baba… Size anlatmam gereken bir şey var,” dedim titreyen sesimle. Annem gözlerini bana dikti; babam ise kaşlarını çattı.
“Üniversitedeyken biriyle nişanlandım,” dedim. Annem kaşığını masaya bıraktı, babam ise sandalyesinde doğruldu. “Ama o adam beni terk etti. Ben de size söyleyemedim… Çünkü korktum.”
Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü: “Bize neden güvenmedin kızım?” dedi kısık sesle. Babam ise uzun süre sustu, sonra sadece “Keşke bize anlatsaydın,” dedi.
O gece ilk defa içimdeki yük hafifledi ama ailemin gözlerindeki hayal kırıklığını görmek canımı yaktı. Ertesi sabah annem yanıma geldi: “Kızım, hayat senin hayatın… Ama unutma; biz hep yanındayız.”
O günden sonra her şey bir anda düzelmedi elbette. Ama en azından artık kendi hikayemi saklamıyordum. Öğrencilerime de daha anlayışlı davranmaya başladım; onların da kendi sırları ve acıları olduğunu unutmadan…
Bazen düşünüyorum: İnsan en çok kendini affetmekte zorlanıyor galiba… Siz hiç içinizde yıllarca taşıdığınız bir sırrı paylaşmak istediniz mi? Ya da ailenize karşı kendi yolunuzu seçmekten korktunuz mu?