Bir Zamanlar Ev Olan Yerde: Dönüşümün Acı Yüzü

“Ne işin var burada, Zeynep? Yirmi yıl sonra neyi arıyorsun?”

Bu cümle, köy meydanında ilk duyduğum söz oldu. Karşımdaki kişi, çocukluğumun en yakın arkadaşı Hasan’dı. Gözlerinde öfke ve kırgınlık birbirine karışmıştı. O an, içimdeki bütün cesaretin bir anda eriyip gittiğini hissettim. Sırtımda eski bir çanta, elimde annemin bana son yazdığı mektup… Yirmi yıl sonra, İstanbul’un karmaşasından kaçıp doğduğum köye dönmüştüm. Ama döndüğümde bulduğum şey, hatıralarımın gölgesinden ibaretti.

Köyün girişinde, yıkık dökük bakkalın önünde oturan yaşlı Mehmet Amca’yı gördüm. Bir zamanlar postacıydı; şimdi ise gözleri uzaklara dalmış, geçmişin izlerini arıyordu. Yanına yaklaştım, “Mehmet Amca, beni tanıdın mı?” dedim. Başını kaldırdı, gözleri doldu. “Zeynep… Sen misin kızım? Ne çabuk büyüdün de döndün buralara?”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Çünkü ben de büyüdüğümü, hatta yaşlandığımı hissettim. İstanbul’da geçen yıllar boyunca ailemle bağım kopmuştu. Babamın ölüm haberini bir telefonla almıştım; annem ise bana hep kırgın kalmıştı. Şimdi ise, annemin mezarına bir demet çiçek bırakmak için buradaydım. Ama köydeki herkesin bana karşı mesafeli olduğunu görmek, içimdeki yalnızlığı daha da derinleştirdi.

Evimizin önüne geldiğimde, kapının önünde oturan ablam Ayşe’yi gördüm. Göz göze geldik. Yüzünde yılların yorgunluğu vardı. “Hoş geldin,” dedi kısık bir sesle. “Hoş bulduk,” dedim ama sesim titredi. İçeri girdik; evde annemin kokusu hâlâ duvarlara sinmişti. Ayşe bana dönüp, “Neden geldin Zeynep? Bizi burada bırakıp gitmek kolaydı ama şimdi ne istiyorsun?” diye sordu.

Bir an sustum. “Bilmiyorum,” dedim. “Belki de geçmişimi bulmak istiyorum. Belki de affedilmek…”

Ablam gözlerini kaçırdı. “Annem son zamanlarında hep seni sayıklardı. ‘Zeynep gelsin de barışalım’ derdi. Ama sen gelmedin.”

İçimde bir suçluluk dalgası yükseldi. İstanbul’da kendi hayatımı kurmaya çalışırken ailemi ihmal etmiştim. Babam hastalanınca arayıp sormamıştım bile. Annemle son konuşmamızda kavga etmiştik; o günden sonra hiç barışmadık.

O gece eski odamda uyuyamadım. Pencereden dışarı baktım; köyün sessizliği içimi ürpertti. Bir zamanlar çocukların koşuşturduğu sokaklar şimdi bomboştu. Sabah olduğunda mezarlığa gittim; annemin mezarı başında diz çöktüm.

“Anne… Affet beni,” dedim gözyaşları içinde. “Sana veda bile edemedim.”

Mezarlıkta yalnız olmadığımı fark ettim; Hasan uzaktan bana bakıyordu. Yanıma geldi, sessizce oturdu.

“Biliyor musun Zeynep,” dedi, “Sen gidince burası da değişti. Gençler şehre göçtü, kalanlar yaşlandı. Eskiden akşamları burada herkes toplanırdı; şimdi kimse kalmadı.”

Başımı eğdim. “Ben de kendimi kaybettim şehirde,” dedim. “Ama buraya dönünce anladım ki, insan nereye giderse gitsin geçmişinden kaçamıyor.”

Hasan bir süre sustu, sonra ekledi: “Belki de yeniden başlamak için geç değildir.”

Köyde geçirdiğim günler boyunca eski dostlarla karşılaştım; kimisi selam verdi, kimisi yüzünü çevirdi. Herkesin bana kırgınlığı vardı; çünkü ben onları terk etmiştim. Ama en çok da kendime kırgındım.

Bir akşam ablamla sofrada otururken, konu yine geçmişe geldi.

“Ayşe,” dedim, “Sence annem beni affetmiş midir?”

Ablam gözyaşlarını tutamadı. “Annem seni hep bekledi Zeynep. Belki de en çok kendini affetmen gerekiyor.”

O gece uzun uzun düşündüm. İstanbul’da kazandığım paranın, sahip olduğum evin ya da işimin hiçbir anlamı yoktu artık. Çünkü içimde kocaman bir boşluk vardı; ailemle yaşanmamış yılların boşluğu…

Bir gün köy meydanında çocuklar top oynuyordu; onları izlerken kendi çocukluğumu hatırladım. O an karar verdim: Burada kalacaktım. Köyde kalan yaşlılara yardım edecek, eski evimizi onaracaktım.

Hasan’la birlikte köyde küçük bir kütüphane kurduk; çocuklara kitap okuduk, yaşlılarla sohbet ettik. Yavaş yavaş köylüler bana alıştı; bazılarıyla yeniden dost olduk.

Ama geceleri hâlâ annemin sesini duyuyordum rüyalarımda: “Zeynep… Kızım… Eve dön.”

Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: İnsan gerçekten eve dönebilir mi? Geçmişte bıraktığımız yaraları sarabilir miyiz? Yoksa bazı şeyler sonsuza kadar eksik mi kalır?

Siz olsaydınız, yıllar sonra döndüğünüz yerde affedilmeyi bekler miydiniz? Yoksa her şeye rağmen yeniden başlamayı dener miydiniz?