Bir Çatı Altında: Annemle Hesaplaşmam

“Seninle aynı evde yaşamamın tek bir sebebi var: Sen benim çocuğumsun!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, içindeki sıcaklık avuçlarımı yakarken, annemin gözlerindeki soğukluk içimi dondurdu. “Ben de bu evde sadece bir sebep yüzünden kalıyorum anne: Bana hayat verdiğin için!” dedim, sesim çatallandı. O an, yıllardır içimde biriktirdiğim her şeyin, boğazıma düğümlendiğini hissettim.

Çocukluğumda annemle aramızda hep görünmez bir duvar vardı. Babamı hiç tanımadım; annem, ben daha on bir yaşındayken yeniden evlenmeye karar verdiğinde, üvey babam beni istemedi. Annem de beni babaanneme gönderdi. O günden sonra ne bir mektup, ne bir telefon… Sanki ben hiç var olmamışım gibi. Babaannem yaşlıydı, emekli maaşıyla zar zor geçiniyorduk. Okuldan eve döndüğümde, arkadaşlarım anneleriyle ödev yaparken ben sobanın başında patates haşlardım.

Bir gün okuldan eve dönerken, mahalledeki çocuklardan biri bana “Annen seni istememiş ki, o yüzden burada kalıyorsun!” diye bağırdı. O an içimde bir şeyler koptu. O gece babaannemin dizine başımı koyup sessizce ağladım. “Kızım,” dedi babaannem, “annenin de kendince sebepleri vardır. Kimse kolay kolay evladından vazgeçmez.” Ama ben annemin sebeplerini hiçbir zaman öğrenemedim.

Yıllar geçti. Üniversiteyi kazandım, İstanbul’a geldim. Babaannem vefat ettiğinde dünyam başıma yıkıldı. O günden sonra hayatta tek başıma kaldım. Annemle aramızda yıllarca süren sessizlik vardı. Bazen telefonla arardı, ama konuşmalarımız hep yüzeysel olurdu: “İyi misin? İş buldun mu? Para lazım mı?” Hiçbir zaman “Seni özledim” demedi.

Geçen yıl annemin eşi vefat etti. Bir sabah kapım çaldı; karşımdaki kadını ilk başta tanıyamadım. Saçları bembeyaz olmuştu, gözlerinin altı morarmıştı. “Kızım,” dedi titrek bir sesle, “başka gidecek yerim yok.” O an içimde bir öfke kabardı ama yine de onu içeri aldım. Çünkü o benim annemdi.

Aynı evde yaşamaya başladık ama aramızdaki mesafe hiç azalmadı. Annem sabahları erkenden kalkar, mutfağı toplar, bana kahvaltı hazırlar ama göz göze gelmekten kaçınırdı. Ben de işten eve döndüğümde odama kapanırdım. Bir akşam sofrada sessizlik dayanılmaz hale geldiğinde patladım:

“Anne, neden beni bırakıp gittin? Neden yıllarca aramadın? Hiç mi merak etmedin ne haldeyim?”

Annem gözlerini kaçırdı, elleriyle masanın kenarını sıktı. “O zamanlar başka çarem yoktu,” dedi kısık bir sesle. “Yeni kocam seni istemedi. Ben de… Ben de çaresizdim.”

“Peki ya ben? Ben neydim senin için? Bir yük müydüm?”

Annemin gözlerinden yaşlar süzüldü. “Bunu anlamanı beklemiyorum,” dedi. “Ama ben de çok acı çektim.”

O gece odamda sabaha kadar uyuyamadım. Annemi affedebilir miydim? Onca yılın acısını bir kenara bırakıp yeniden başlayabilir miydik?

Günler geçtikçe annemle aramızdaki buzlar yavaş yavaş erimeye başladı. Bir sabah kahvaltıda bana çocukluğumdan bahsetti: “Sen doğduğunda çok küçüktüm,” dedi. “Hayatın ne olduğunu bilmiyordum. Hep birilerinin gölgesinde yaşadım.”

Bir gün işten eve döndüğümde annemi salonda ağlarken buldum. Yanına oturdum, elini tuttum. “Anne,” dedim, “belki geçmişi değiştiremeyiz ama bundan sonrasını birlikte kurabiliriz.”

Ama hayat bize ikinci bir şans vermedi. Annem birkaç ay sonra hastalandı; hastaneye kaldırdıklarında doktorlar kanser olduğunu söylediler. O an dünyanın en çaresiz insanı oldum. Annemi kaybetmekten korkuyordum ama aynı zamanda ona söyleyemediklerim içimde büyüyordu.

Hastane odasında son günlerinde annemin elini tuttum: “Anne,” dedim, “sana kızgındım ama seni de çok özledim.” Annem gözlerimin içine baktı: “Ben de seni çok özledim kızım,” dedi ve ilk defa bana sarıldı.

Annemin ölümünden sonra ev bomboş kaldı. Her köşede onun izi vardı; mutfakta bıraktığı fincan, odasında unuttuğu şal… Şimdi düşünüyorum da, insan bazen en çok sevdiklerine en uzak olabiliyor.

Sizce affetmek mi daha zor, yoksa affedilmek mi? Geçmişin yaralarını sarmak mümkün mü gerçekten?