Mutlu mu, Yoksa Sadece Saf mı?

“Senin gibi saf birini ilk defa görüyorum, İrem!” dedi Elif, gözlerini devire devire. Otobüsün camından dışarı bakarken, içimdeki heyecanı bastırmaya çalışıyordum. Elif’in ailesinin memleketi olan Erzincan’a ilk kez gidiyordum. İstanbul’un boğucu havasından, annemin bitmek bilmeyen dırdırından ve babamın suskunluğundan kaçmak için bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Ama Elif’in bu sözleri, içimdeki huzuru bir anda paramparça etti.

“Saf mıyım gerçekten?” diye düşündüm. Belki de öyleydim. Hayatım boyunca kimseye hayır diyemedim, kimseyi üzmek istemedim. Annem hep, “Kızım, insanlara fazla güvenme,” derdi. Ama ben her seferinde güvenmeyi seçtim. Belki de bu yüzden herkes bana ‘şanslı ama aptal’ diyordu.

Erzincan’a vardığımızda Elif’in halası bizi kapıda karşıladı. “Hoş geldiniz kızlar!” dedi kucaklayarak. Evin içinde eski halıların kokusu, mutfaktan gelen taze ekmek kokusuna karışıyordu. O akşam herkesle tanıştık; Elif’in kuzenleri, komşuları… Herkes çok sıcaktı ama ben yine de yabancıydım.

Ertesi gün Elif’in kuzeni Burak geldi. Uzun boylu, kara kaşlı, sessiz bir çocuktu. İlk başta bana pek yüz vermedi. Ama akşam yemeğinde sofrada yan yana oturunca, “İstanbul’da hayat nasıl?” diye sordu. “Zor,” dedim kısaca. Sonra sustuk. O sessizlikte bile kendimi rahat hissettim.

Günler geçtikçe Burak’la daha çok konuşmaya başladık. Bir gün köyün dışında yürüyüşe çıktık. “Senin gibi insanlara burada az rastlanır,” dedi birden. “Nasıl yani?” diye sordum. “İçin dışın bir… İnsanlar genelde ya çok konuşur ya da hiç konuşmaz ama senin sessizliğin huzur veriyor.”

O an kalbim hızla çarpmaya başladı. İstanbul’da kimse bana böyle şeyler söylememişti. Hep arka planda kalmıştım; ne okulda ne evde kimse beni fark etmemişti. Burak’ın sözleri içimde bir umut yeşertti.

Ama mutluluğum uzun sürmedi. Bir akşam Elif’le odada konuşurken, annesi kapıyı tıklattı ve içeri girdi. “Kızım, İrem’i Burak’la fazla yakın görüyorum,” dedi fısıltıyla. “Aman dikkat edin, köy küçük yer… Laf olur.”

O gece uyuyamadım. Kafamda binbir düşünce… Ben yanlış mı yapıyordum? Sadece arkadaşça konuşmuştuk ama burada her şey farklıydı. Sabah kahvaltısında Burak bana bakmadı bile. İçim acıdı.

İki gün sonra Elif’in annesi beni köy meydanına çağırdı. “Bak kızım,” dedi ciddi bir sesle, “Burak’ın ailesi seni istemeye gelmek istiyor.” Şaşkınlıktan dilim tutuldu. Daha birbirimizi yeni tanımıştık! “Ben… Ben hazır değilim,” diyebildim sadece.

O günden sonra köyde dedikodular başladı. Herkes arkamdan konuşuyordu: “İstanbul’dan gelen kız Burak’ı kafaya almış.” Elif bile bana mesafeli davranmaya başladı. Bir akşam odada tartıştık:

“Elif, ben hiçbir şey yapmadım!”
“Elalem ne der biliyor musun? Annem babam rezil olur!”
“Ben istemedim ki böyle olsun!”

Gözyaşlarımı tutamadım. O gece valizimi topladım ve sabah ilk otobüsle İstanbul’a döndüm.

Eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı. Gözlerim şişmişti, hiçbir şey sormadı; sadece sarıldı. Günlerce odamdan çıkmadım. Sonra bir gün Burak’tan bir mektup geldi:

“İrem,
Sana haksızlık ettik. Ben de korktum, ailemin baskısından kaçamadım. Ama bilmeni isterim ki senin gibi birini tanıdığım için kendimi şanslı hissediyorum.”

Mektubu okurken ağladım. Sonra düşündüm: Ben gerçekten şanslı mıydım, yoksa sadece aptal mıydım? İnsanlara fazla güvenmek hata mıydı? Yoksa bu dünyada biraz saf kalmak hâlâ mümkün mü?

Şimdi size soruyorum: Sizce insan kalbini koruyarak mı yaşamalı, yoksa aklını dinleyerek mi? Ben hangisini seçmeliyim?