Kara ve Pişmanlık: Bir Ailenin Sessiz Çöküşü
“Sen de mi bana sırtını döneceksin, Zeynep?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla yere düştü. O an, hayatımın kırılma noktasıydı. Babamın ölümünden sonra evdeki sessizlik, annemin öfkesine karışmıştı. Her sabah işe gitmeden önce bana bakışında, sanki yılların yorgunluğu, hayal kırıklığı ve gizli bir suçluluk vardı.
O gün, işten eve döndüğümde annemi mutfakta ağlarken buldum. Gözleri kıpkırmızıydı, elleri titriyordu. “Ne oldu anne?” dedim. Cevap vermedi, sadece başını salladı. Sonra birden bana döndü: “Babanın ölümünden ben sorumluyum,” dedi fısıltıyla. O an dünya başıma yıkıldı. “Ne diyorsun sen?” diye bağırdım. Annem gözlerimin içine bakarak, “O gece kavga ettik… Ona gitme dedim, ama o çıktı gitti. Sonra o kaza oldu,” dedi. İçimde bir şeyler koptu.
Küçükken babamla annem sürekli tartışırlardı. Babam işsiz kaldığında annem ona yüklenirdi; “Sen adam olamadın!” diye bağırırdı. Ben ise odama kapanır, yastığımı kulağıma bastırırdım. O geceyi hatırlıyorum; babam kapıyı çarparak çıkmıştı. Annem ise mutfakta ağlıyordu. Sonra polisler geldi, babamın arabası şarampole yuvarlanmıştı.
Yıllarca annemi suçlamadım, çünkü o da acı çekiyordu. Ama şimdi, onun bu itirafıyla içimdeki tüm yaralar yeniden kanadı. “Beni affet kızım,” dedi annem. Ama nasıl affedebilirdim? Babamı kaybetmiştim ve şimdi annemi de kaybediyordum.
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Annemle aynı evde yaşıyor ama birbirimize yabancı gibiydik. İşten eve döndüğümde onu televizyonun karşısında sessizce otururken buluyordum. Akşam yemeklerinde konuşmaz olduk. Bir gün, sofrada kaşığını bırakıp bana baktı: “Sen de gidecek misin? Herkes gibi…”
İçimde bir öfke kabardı. “Ben kimseye gitmedim anne! Sen beni kendinden uzaklaştırdın!” dedim. Annem gözlerini kaçırdı, dudakları titredi. “Ben sadece seni korumak istedim,” dedi sessizce.
Bir hafta sonra abim Murat aradı. Yıllardır Almanya’da yaşıyordu, annemi hiç aramazdı. Telefonda sesi soğuktu: “Anne iyi mi?” diye sordu. “İyi,” dedim yalan söyleyerek. Çünkü ona da anlatamazdım olanları.
Bir gece, eski fotoğraflara bakarken çocukluğumun ne kadar eksik olduğunu fark ettim. Babamın gülümseyen yüzü, annemin gençliği… Hepsi birer hayal olmuştu. O an karar verdim; bu evde daha fazla kalamayacaktım.
Ertesi sabah valizimi topladım. Annem mutfakta kahvaltı hazırlıyordu. “Nereye gidiyorsun?” diye sordu korkuyla. “Bir süre uzaklaşmam lazım,” dedim. Gözleri doldu, bana sarılmak istedi ama geri çekildim.
İstanbul’a taşındım, bir arkadaşımın yanında kalmaya başladım. Yeni bir iş buldum ama geceleri yalnız kaldığımda annemin sesi kulaklarımda çınlıyordu: “Beni affet kızım…”
Bir gün telefonum çaldı; komşumuz Ayşe Teyze arıyordu: “Annen hastaneye kaldırıldı.” O an her şeyi unuttum, ilk otobüsle memlekete döndüm. Hastane koridorunda beklerken çocukluğumdan beri hissettiğim o çaresizlik yeniden sardı beni.
Annemin odasına girdiğimde gözleri kapalıydı, solgun yüzünde derin çizgiler vardı. Elini tuttum; ilk kez ona bu kadar yakın hissettim kendimi. Gözlerini açtı, bana baktı: “Sen geldin mi?” dedi zayıf bir sesle.
Ağlamaya başladım: “Affettim seni anne… Lütfen gitme!” dedim.
O an anladım ki; hayat ne kadar acımasız olursa olsun, aileden vazgeçmek mümkün değilmiş. Annem iyileşti ama aramızdaki yaralar hep kaldı.
Şimdi kendi evimde yalnız otururken düşünüyorum: Bir insan geçmişinin yükünden kurtulabilir mi? Affetmek gerçekten mümkün mü? Siz olsanız ne yapardınız?