Bir Doğum Günü Masasında Saklanan Yalnızlık
“Sen hâlâ çocuk sahibi olmadınız mı?” Zeynep’in annesi, gözlerini üzerime dikmiş, sanki birazdan cevabımla sofradaki tüm tabaklar çatlayacakmış gibi bekliyordu. O an, elimdeki çatalı bırakıp derin bir nefes aldım. Etrafımda, Zeynep’in doğum günü için toplanmış kalabalık, kahkahalarla dolu salon, dört köşe geniş odalar, yeni alınmış gösterişli mobilyalar… Her şey dışarıdan kusursuz görünüyordu. Ama içimde, tarifsiz bir yalnızlık ve baskı vardı.
Eşim Emre, yanımda oturuyordu. Elini dizime koydu, hafifçe sıktı. “Boş ver,” dedi gözleriyle. Ama nasıl boş verebilirdim? Her doğum günü, her aile buluşması, her bayram aynı sorular, aynı bakışlar… Sanki hayatımın en mahrem kararları, herkesin ortak malıydı.
Zeynep’in evi gerçekten de büyüleyiciydi. Salonun ortasında büyük bir masa, üzerinde çeşit çeşit yiyecekler: Ezine peyniri, pastırma, fırında balık, yeni alınan fırında pişmiş nar gibi kızarmış etler… Zeynep’in annesi gururla anlatıyordu: “Bu evi Zeynep’in babasıyla birlikte dişimizle tırnağımızla aldık. Kızım da şimdi çok şükür iyi bir işe girdi.” Herkes başını sallıyor, Zeynep’e övgüler yağdırıyordu.
Bir an göz göze geldik Zeynep’le. Gülümsedi ama gözlerinde bir yorgunluk vardı. O da biliyordu; bu sofralar, bu kutlamalar, bu övgüler… Hepsi birer maske. Herkesin kendi acısı, kendi eksikliği vardı ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.
“Çocuk yapmayı düşünmüyor musunuz?” diye üsteledi Zeynep’in annesi. Bu sefer sesinde hafif bir sitem vardı. “Bak Zeynep’in yaşı geçti geçecek… Siz de genç değilsiniz artık.”
Emre araya girdi: “Kısmet Teyze, her şeyin hayırlısı…” Ama ben susuyordum. Çünkü içimde fırtınalar kopuyordu. Çünkü ben çocuk istemiyordum. Çünkü ben kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Ama bunu kimseye anlatamıyordum.
O an annemin sesi kulaklarımda çınladı: “Kızım, kadın dediğin anne olur. Bak herkesin çocuğu var.” Babamın bakışları… Komşuların fısıltıları…
Birden sofradaki kahkahalar kesildi. Zeynep’in küçük yeğeni masanın altına saklanmıştı, annesi onu bulmaya çalışıyordu. Herkes bir anlığına sustu. Ben de sustum. İçimdeki çığlıkları bastırmaya çalışıyordum.
Zeynep yanıma geldi, kulağıma fısıldadı: “Boşver onları. Sen mutlu musun?”
Bir an cevap veremedim. Mutlu muydum? Hayatım başkalarının beklentilerine göre şekillenmişti. Üniversiteyi bitir, iyi bir işe gir, evlen… Şimdi de çocuk yapmam bekleniyordu. Peki ya ben? Ben ne istiyordum?
O sırada Emre’nin telefonu çaldı. İşten arıyorlardı. Yine bir kriz çıkmıştı. Emre özür dileyerek kalktı, balkona çıktı. Ben masada tek başıma kaldım. Herkes kendi sohbetine dönmüştü ama ben hâlâ Zeynep’in annesinin bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Bir tabak dolusu pastırma önümde duruyordu ama boğazımdan tek lokma geçmiyordu. İçimdeki sıkışıklık büyüyordu.
Zeynep tekrar yanıma geldi: “Bak,” dedi sessizce, “ben de mutlu değilim aslında. Herkes evimi övüyor ama ben bu evde yalnızım.”
Gözlerim doldu. “Neden kimse gerçekleri konuşmuyor?” dedim fısıltıyla.
Zeynep omzuma dokundu: “Çünkü korkuyoruz. Çünkü yargılanmaktan korkuyoruz.”
O an karar verdim; artık susmayacaktım.
Masada sessizlik oldu. Herkes bana bakıyordu. Derin bir nefes aldım:
“Belki de herkesin hayatı kendine ait olmalı,” dedim titrek bir sesle. “Belki de herkesin mutluluğu farklıdır.”
Zeynep’in annesi şaşkınlıkla bana baktı. Bir an için kimse konuşmadı.
Sonra Zeynep gülümsedi: “Evet,” dedi kararlı bir sesle, “herkesin hayatı kendine ait.”
O gece eve dönerken Emre’ye sarıldım. “Artık kendi hayatımızı yaşayalım,” dedim ona.
Emre başını salladı: “Sen nasıl istersen…”
Pencereden dışarı bakarken düşündüm: Acaba toplumun beklentilerine karşı çıkmak cesaret mi ister yoksa sadece biraz dürüstlük mü? Sizce kendi yolunu seçmek bencillik mi yoksa özgürlük mü?