On İki Yılın Ardından Gelen Bir Tek Cümle: “Beni Bırakma, Zeynep”

“Zeynep, kızım… Beni bırakma, olur mu?”

Babaannemin sesi, gecenin sessizliğinde yankılandı. O an, mutfakta ellerim deterjanlı, gözlerim dolu dolu, öylece kalakaldım. On iki yıldır her akşam işten çıkıp eve değil, babaannemin o eski apartmanındaki küçük dairesine koşuyordum. Annemle babam çoktan başka bir şehre taşınmıştı; abim ise evlenip Almanya’ya gitmişti. Ben ise İstanbul’da, hayatımı askıya alıp babaannemin yanında kalmıştım. Herkes bana “Sen çok iyi bir insansın Zeynep, Allah senden razı olsun,” derdi. Ama kimse geceleri yastığa başımı koyduğumda içimdeki yalnızlığı, öfkeyi ve yorgunluğu görmüyordu.

Babaannem Hatice Hanım, 87 yaşında. Son yıllarda bacakları tutmaz oldu, hafızası da iyice zayıfladı. Ama dili hâlâ sivriydi. “Şu camları bir daha sil kızım, güneş vurunca lekeler belli oluyor,” derdi. “Komşunun kızı evlenmiş, sen hâlâ bekâr kaldın… Neden kimseyle görüşmüyorsun?” diye sitem ederdi. Ben ise içimden “Senin için anne olmayı bile erteledim,” diye geçirirdim ama ona belli etmezdim.

Bir gün işyerinde patronum çağırdı: “Zeynep Hanım, seni İzmir’e müdür olarak göndermek istiyoruz. Büyük bir fırsat!” dedi. O an içimde bir umut filizlendi. Belki de hayatım değişecekti. Eve koşa koşa geldim, babaanneme haberi verecektim. Ama daha kapıdan girer girmez onun ağlamaklı sesiyle karşılaştım:

“Zeynep, bugün çok kötüydüm… Yalnız kalınca korktum. Beni bırakma, olur mu?”

O an içimdeki umut sönüverdi. İzmir hayali bir anda yok oldu. O gece sabaha kadar düşündüm. Bir yanda kendi hayatım, diğer yanda babaannemin bana olan bağımlılığı… Sabah olunca annemi aradım:

“Anne, ben ne yapacağım? Babaannemi bırakıp gidemem ama kendi hayatım da yok oluyor.”

Annemin sesi soğuktu: “Kızım, biz yıllarca baktık ona. Şimdi sıra sende. Hem sen bekârsın, sorumluluğun yok.”

O an anladım ki ailede herkes kendi hayatına bakıyor; bana ise fedakârlık düşüyor. Abim arada bir para gönderiyor ama arayıp sormuyor bile. Kuzenlerim ise bayramdan bayrama uğruyorlar.

Bir gün babaannemin komşusu Ayşe Teyze uğradı:

“Zeynep kızım, senin gibi torun zor bulunur. Ama kendini de düşün biraz. Gençliğin gidiyor.”

O gece aynada kendime baktım: Gözlerimin altı morarmış, saçlarımda beyazlar çoğalmış… 34 yaşındaydım ama kendimi 50 gibi hissediyordum.

Bir sabah babaannem yine ağrılarından şikayet ederken dayanamadım:

“Babaanne, ben de insanım! Benim de hayallerim var! Neden hep ben?”

Babaannem sustu, gözleri doldu:

“Ben senden başka kimsem yok ki kızım… Beni bırakma.”

O an suçluluk duygusu içimi kemirdi. Ama ertesi gün işyerinden aradılar: “Kararınızı bekliyoruz Zeynep Hanım.”

İçimde fırtınalar kopuyordu. Bir yanda yıllardır süren fedakârlıklarım, diğer yanda kaçırmak istemediğim fırsat… O gece babaannem uyurken odasına girdim. Yavaşça elini tuttum:

“Babaanne… Ben İzmir’e gitmek istiyorum. Orada yeni bir hayat kurmak istiyorum.”

Babaannem gözlerini açtı, bana uzun uzun baktı:

“Gitmek istiyorsan git kızım… Ama ben sensiz ne yaparım bilmiyorum.”

Ertesi sabah kararımı verdim: İzmir’e gidecektim. Annemi aradım:

“Anne, ben gidiyorum. Babaannemi bir huzurevine yerleştireceğim.”

Annem telefonda bağırdı:

“Nasıl yaparsın bunu! İnsan babaannesini huzurevine bırakır mı? El âlem ne der?”

Ama artık dayanamıyordum. Huzurevini ayarladım, babaannemi götürdüğümde ellerimi sımsıkı tuttu:

“Beni bırakma Zeynep… Ne olur…”

O an içimde bir şeyler koptu. Gözyaşlarımı tutamadım ama geri dönmedim. İzmir’e taşındım; yeni işime başladım. Herkes bana “Ne kadar cesurmuşsun!” dedi ama geceleri hâlâ babaannemin o cümlesi kulaklarımda çınlıyor:

“Beni bırakma…”

Şimdi bazen düşünüyorum; acaba bencil mi davrandım? Yoksa herkesin kendi hayatını yaşama hakkı var mı? Siz olsanız ne yapardınız? Beni anlayan var mı?