Bir Golibrodanın Hikayesi: Aile, Onur ve Kırık Hayaller
“Bakın hele, işçi beyefendi gelmiş!” dedi kayınvalidem Emine Hanım, daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz. Sesi evin salonunda yankılandı, sanki herkes duysun ister gibi. O an içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Yıllardır bu eve her gelişimde, üzerime yapışan o küçümseyici bakışlar, alaycı sözler… Ama bu sabah, her zamankinden daha ağır geldi.
Eşim Eda, mutfaktan başını uzattı, gözleriyle özür diler gibi baktı bana. O bakışta çaresizlik vardı; annesinin sözlerine karşı koyamayan bir kadının sessiz isyanı. Ben ise elimdeki poşetleri bırakıp ayakkabılarımı çıkardım. “Günaydın Emine Hanım,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. Ama içimde fırtınalar kopuyordu.
Emine Hanım, eski bir devlet memuru. Hayatı boyunca disiplin ve kurallarla yaşamış, çocuklarını da öyle yetiştirmiş. Oğlunu mühendis yapmış, kızını ise öğretmen. Ben ise… Ben berberim. Onun deyimiyle “golibroda”. Her fırsatta bunu yüzüme vurur: “Bir adam dediğin masa başında çalışır, kravat takar. Senin gibi makasla, tarakla uğraşmaz!”
Eda ile evlenmemize başından beri karşıydı. “Kızım, senin gibi üniversite mezunu bir kadın, neden böyle bir adamla hayatını harcıyor?” diye defalarca sordu. Eda ise hep yanımda durdu. Ama zaman geçtikçe, annesinin baskısı onu da yormaya başladı.
O sabah kahvaltı masasında yine aynı tartışma başladı. Emine Hanım, gazeteyi katlayıp masaya koyduktan sonra bana döndü:
— Kravat takmayı hiç düşündün mü? Ya da şöyle düzgün bir iş bulmayı? Berberlik de neymiş Allah aşkına!
Derin bir nefes aldım. “Emine Hanım,” dedim, “ben işimi seviyorum. İnsanları mutlu etmekten keyif alıyorum. Herkesin bir mesleği var; benimki de bu.”
Yüzü buruştu, dudaklarını büzdü:
— Mutlu etmekmiş! Bir adamın görevi ailesini geçindirmek, saygınlık kazanmak! Senin işinle kimse sana saygı duymaz.
O an Eda araya girdi:
— Anne yeter! Lütfen artık bu konuyu açma.
Ama Emine Hanım durmadı:
— Sen de kocana sahip çıkacağına, onun peşinden sürükleniyorsun! Yarın çocuklarınız olunca ne olacak? Onlara ne anlatacaksınız? Babaları golibroda mı diyeceksiniz?
O an içimdeki sabır taşı çatladı. Sandalyeden kalktım, ellerim titriyordu.
— Ben çocuklarıma onurlu bir hayatı anlatacağım! Kimseyi küçümsememeyi, alın teriyle kazanmanın değerini öğreteceğim!
Emine Hanım gözlerini devirdi:
— Onurmuş! Onur dediğin masa başında olur oğlum!
O an Eda ağlamaya başladı. Ben ise mutfağa geçip camdan dışarı baktım. Bahçede oynayan çocukların sesleri geliyordu. Kendi çocukluğum aklıma geldi; babam da berberdi. O da hep küçümsenmişti köyde. Ama bana hep şunu söylerdi: “Oğlum, insanın mesleği ne olursa olsun, yeter ki alnının akıyla çalışsın.”
O gün eve dönerken Eda sessizdi. Arabada uzun süre konuşmadık. Sonunda ben dayanamayıp sordum:
— Eda, annene karşı daha fazla dayanamayacak gibiyim. Bu evlilik böyle devam edemez.
Gözleri doldu:
— Biliyorum… Ama annemi değiştiremeyiz ki…
— Peki ya biz? Biz değişmek zorunda mıyız? Ben kendim olmaktan vaz mı geçeyim?
Eda cevap veremedi.
Ertesi gün dükkâna gittiğimde içimde bir boşluk vardı. Müşterilerimden biri olan Mehmet Amca geldi; her zamanki gibi sandalyesine oturdu.
— Yine canın sıkkın evlat, dedi.
Başımı salladım:
— Kayınvalidem yine mesleğimi küçümsedi…
Mehmet Amca güldü:
— Oğlum, ben de yıllarca inşaatta çalıştım. Kimseye yaranamazsın bu memlekette! Ama unutma: Senin elinden çıkan her saç tıraşı bir sanat eseridir.
O an biraz olsun rahatladım. Ama akşam eve döndüğümde Eda’nın annesinin söylediklerini düşündüm durdum: “Çocuklarınız olunca ne olacak?” Gerçekten de… Bir gün çocuğum olursa, ona nasıl bir baba olacağım? Toplumun önyargılarıyla nasıl baş edeceğim?
Bir hafta sonra ailece yemeğe davet edildik. Masada yine aynı soğuk hava… Emine Hanım bu kez Eda’nın babasına dönüp:
— Bak Necati Bey, damadın hâlâ aynı işi yapıyor! Hiç utanmıyor musun?
Necati Bey başını öne eğdi; o da yıllarca Emine Hanım’ın baskısıyla yaşamıştı belli ki.
O an masadan kalktım.
— Yeter artık! dediğimi hatırlıyorum. Yeter! Ben insanları mutlu etmek için çalışıyorum! Kimseye zarar vermiyorum! Sadece berber değilim; aynı zamanda iyi bir eşim, iyi bir dostum! Siz beni olduğum gibi kabul etmiyorsanız, bu sofrada yerim yok!
Eda arkamdan geldi; gözyaşları içinde sarıldı bana.
O gece eve döndüğümüzde uzun uzun konuştuk. Eda bana sarılıp ağladı:
— Keşke annem seni olduğu gibi kabul etseydi…
Ben ise ona şunu söyledim:
— Belki de asıl mesele annem değil Eda… Belki de biz kendi değerimizi kendimiz belirlemeliyiz.
O günden sonra Emine Hanım’la arama mesafe koydum. Eda da annesine karşı daha dik durmaya başladı. Zamanla Emine Hanım da alıştı; en azından artık alay etmiyor, sessiz kalıyordu.
Şimdi kendi dükkânımı açtım; müşterilerim beni seviyor, sayıyor. Bazen hâlâ içimde o eski yaralar sızlıyor ama biliyorum ki onurlu yaşamak için önce kendime saygı duymam gerek.
Siz hiç aileniz tarafından küçümsendiniz mi? Mesleğiniz ya da seçimleriniz yüzünden yargılandığınız oldu mu? İnsan kendi değerini başkalarına kanıtlamak zorunda mı gerçekten?