Küllerimden Doğmak: Otuz Yıllık Evliliğin Ardından Kendimi Bulmak
“Ne olur gitme, Halil!” diye bağırdım, sesim titreyerek. O ise gözlerime bile bakmadan, elindeki son kutuyu arabaya yerleştirdi. Kapının önünde, ayaklarım çıplak, saçlarım darmadağın; içimde bir fırtına kopuyordu. Otuz yıl… Otuz yıl boyunca aynı adamla aynı yastığa baş koymuş, iki çocuk büyütmüş, her sabah onun için kahvaltı hazırlamıştım. Şimdi ise, Halil’in arkasından kapanan kapının sesiyle evin duvarları üzerime yıkıldı sanki.
O an anladım ki, hayatımda ilk defa gerçekten yalnızdım. Annem aradı hemen ardından. “Kızım, ne yaptın sen? Boşanılır mı bu yaşta? İnsan çocukları için sabreder!” dedi. Sanki ben istemişim gibi… Sanki ben her gece Halil’in eve geç gelmesini, telefonunu saklamasını, bana yabancı gibi davranmasını görmemişim gibi… Ama annem için önemli olan tek şey, mahallede ne deneceğiydi. “Ayşe’nin kocası terk etti,” diyeceklerdi. “Kadın başına kaldı,” diye fısıldayacaklardı.
O gece çocuklarım da aramadı. Oğlum Murat İstanbul’da, kızımsa Eskişehir’deydi. Herkes kendi hayatına dalmıştı. Ben ise mutfakta oturup eski fotoğraflara bakarken ağladım. Halil’le ilk tanıştığımız gün aklıma geldi; o zamanlar gözlerinde bana ait bir sıcaklık vardı. Şimdi ise o sıcaklık çoktan sönmüştü.
Ertesi sabah uyandığımda evde bir sessizlik hâkimdi. Kahvaltı masasını kurmadım, çay bile demlemedim. Aynadaki yansımama bakarken kendimi tanıyamadım: Gözlerim şişmiş, yüzümde yılların yorgunluğu… “Ben kimim?” diye sordum kendime. Halil’in karısı mıydım sadece? Murat’ın ve Zeynep’in annesi mi? Yoksa Ayşe olarak bir hayatım var mıydı?
İlk günler çok zordu. Mahalledeki kadınlar markette karşıma çıkınca başlarını öne eğiyor, bazıları ise acıyarak bakıyordu. Bir gün komşum Fatma Abla kapımı çaldı. “Ayşe, yalnız kalma kızım. Gel bizde otur,” dedi. Ama ben kimseyle konuşmak istemiyordum. İçimdeki utanç ve öfke birbirine karışmıştı.
Bir akşam televizyonu açtım; haberlerde bir kadın cinayeti vardı yine. “Yine bir kadın daha…” dedim kendi kendime. O an içimde bir şeyler kıpırdadı: Ben hayattaydım, evet yalnızdım ama hâlâ nefes alıyordum. Belki de bu yalnızlık bana bir şans veriyordu; kendimi bulmak için.
Bir sabah eski günlerden kalma defterimi buldum. Gençken şiir yazardım; Halil’le evlenmeden önce hayallerim vardı: Öğretmen olmak, kitap yazmak… Ama evlendikten sonra hepsi bir kenara bırakılmıştı. Defterin sayfalarını karıştırırken gözlerim doldu. “Neden vazgeçtim?” diye sordum kendime.
O gün karar verdim: Hayatımı yeniden kuracaktım. İlk adımı atmak kolay olmadı ama belediyenin açtığı dikiş kursuna yazıldım. İlk gün kursa gittiğimde ellerim titriyordu; herkes bana bakıyor gibi hissettim. Ama kurs öğretmeni Sevgi Hanım yanıma gelip gülümsedi: “Hoş geldin Ayşe Abla, burada herkes yeni bir başlangıç yapıyor.”
Kurs günleri bana iyi geldi. Orada benim gibi yalnız kalmış, hayal kırıklığına uğramış kadınlarla tanıştım. Herkesin bir hikâyesi vardı: Kocasından şiddet görenler, ailesi tarafından dışlananlar… Birlikte dikiş dikerken dertleşiyor, birbirimize güç veriyorduk.
Bir gün kurs çıkışı Zeynep aradı. “Anne, babamla konuşmuyorum artık,” dedi öfkeyle. “Seni nasıl bırakır ya! Senin kıymetini hiç bilmedi.” Kızımın sesi titriyordu ama ben ona teselli vermeye çalıştım: “Kızım, bazen insanlar değişir. Önemli olan bizim ayakta kalmamız.”
Murat ise daha mesafeliydi. Bir akşam telefonla aradığında sesi soğuktu: “Anne, keşke biraz daha sabretseydin. Babam da yaşlandı artık…” Oğlumun bu sözleri içimi acıttı ama ona kırgınlığımı belli etmedim.
Geceleri hâlâ yalnızlıktan korkuyordum ama gündüzleri kursa gitmek, yeni arkadaşlar edinmek bana iyi geliyordu. Bir gün Sevgi Hanım bana yaklaştı: “Ayşe Abla, senin elin çok yatkın. Neden kendi işini kurmuyorsun?” dedi. Önce güldüm; “Ben mi? Bu yaştan sonra?” Ama sonra düşündüm: Neden olmasın?
Küçük bir sermaye ile evde dikiş yapmaya başladım; komşular elbise diktirmeye geldi, çocuklar için kostümler hazırladım. Her yeni siparişte kendime olan güvenim arttı.
Bir akşam annem yine aradı: “Kızım, insanlar konuşuyor ama senin yüzün gülüyor artık,” dedi şaşkınlıkla. “Belki de bazen yalnız kalmak gerekiyormuş anne,” dedim ona sessizce.
Aylar geçti; Halil’den hiç haber almadım. Duyduğuma göre başka bir şehirdeymiş, yeni bir hayat kurmuştu kendine. Artık ona dair bir öfkem yoktu; sadece geçmişe dair bir hüzün…
Bir gün Murat ve Zeynep ziyaretime geldiler; birlikte sofraya oturduk, kahkahalar attık. Zeynep bana sarıldı: “Anne, seninle gurur duyuyorum.” O an gözlerim doldu; çünkü ilk defa kendimle gurur duymuştum.
Şimdi bazen geceleri pencereden dışarı bakıp yıldızlara dalıyorum ve düşünüyorum: İnsan gerçekten ne zaman büyür? Her şeyini kaybettiğinde mi, yoksa kendini bulduğunda mı? Sizce hangisi daha zor; yalnız kalmak mı yoksa kendinle yüzleşmek mi?