“Hiçbir Zaman Annem İçin Yeterli Olmadım”: Bir Türk Ailesinde Sessizlik ve Gururun Gölgesinde
“Sen hiçbir zaman benim istediğim gibi bir kız olamadın, Elif.”
Annemin sesi hâlâ kulaklarımda yankılanıyor. O sabah, bayram namazından dönerken mutfakta kahvaltı hazırlıyordum. Babam televizyonun karşısında, abim ise hâlâ odasında uyuyordu. Annem ise, her zamanki gibi, sessizce mutfağa girip bana bakmıştı. O bakış… İçinde hem kırgınlık hem de bir türlü çözemediğim bir öfke vardı.
“Anne, çay demlendi. Peynirleri de çıkardım. Simitleri fırına koydum,” dedim, onay bekler gibi.
Ama o sadece başını salladı. Sonra, birdenbire, sanki yıllardır içinde tuttuğu her şeyi dökmek ister gibi, o cümleyi söyledi: “Sen hiçbir zaman benim istediğim gibi bir kız olamadın.”
O an zaman durdu. Ellerim titredi, çaydanlık elimden düşecek sandım. Yutkundum, gözlerim doldu ama ağlamadım. Çünkü bizim evde ağlamak zayıflık sayılırdı. Annem ağlamazdı mesela; gözyaşlarını hep içeri akıtırdı.
O sabah, çocukluğumdan beri hissettiğim o eksiklik duygusu bir anda ete kemiğe büründü. Annem için hep yetersizdim. Okulda dereceye girsem de, üniversiteyi kazansam da, iyi bir iş bulsam da… Hiçbir zaman onun gözünde tam anlamıyla “başarılı” olamadım.
Küçükken saçımı örerken bile “Bak komşunun kızı Zeynep ne kadar uslu, ne kadar hanım,” derdi. Ben ise hep yaramazdım ona göre; kitap okurdum, hayaller kurardım, bazen yemek yapmayı bile unuturdum. Annem için iyi bir kız olmak demek; susmak, itaat etmek ve başkalarının ne dediğine kulak vermekti.
Oysa ben başka bir hayat istiyordum. Üniversiteye başladığımda ilk defa evden uzaklaştım. O özgürlüğü tattığımda anladım ki, annemin sevgisini kazanmak için kendimden vazgeçmişim yıllarca. Ama ne yaparsam yapayım, onun gözünde hep eksik kaldım.
O bayram sabahı, sofrayı kurarken içimdeki fırtına büyüdü. Annem masaya oturduğunda babam ve abim de geldi. Herkes suskundu. Sadece çatal-bıçak sesleri vardı. Bir ara babam gazeteden başını kaldırıp “Elif’in iş yerinde terfi aldığını duydun mu?” dedi anneme.
Annem gözlerini kaçırdı. “Hayırlı olsun,” dedi kısık sesle. O kadar.
İşte o an anladım ki, annemin sevgisi bir ödül değil; ulaşılması imkânsız bir hedefmiş benim için.
Kahvaltıdan sonra abim yanıma geldi. “Boşver Elif,” dedi, “Annemiz işte… Hep böyleydi.”
Ama ben boşveremedim. O gün içimde bir şey kırıldı. Yıllardır annemin onayını almak için uğraşırken kendimi kaybetmişim. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep ertelemişim.
O gün akşam üzeri annemle balkonda yalnız kaldık. Cesaretimi topladım ve sordum:
“Neden beni olduğum gibi kabul etmiyorsun anne? Neden hep başka biri olmamı istiyorsun?”
Annem önce sustu. Sonra gözleri doldu ama yine de ağlamadı.
“Ben de annemden hiç sevgi görmedim Elif,” dedi. “Bize böyle öğretildi. Kız çocuğu uslu olur, laf dinler… Ben de öyle sandım hep.”
İlk defa annemi bu kadar kırılgan gördüm. O da kendi annesinin gölgesinde büyümüştü demek ki…
Ama bu onun bana yaşattıklarını hafifletmedi.
O gece odamda otururken eski fotoğraflara baktım. Çocukluğumdan beri annemin yanında hep biraz mesafeli durmuşum. Hiç sarılmamışız mesela… Hiç “Seni seviyorum” dememiş bana.
Ertesi gün işe giderken otobüste camdan dışarı bakarken düşündüm: Kaçımız annelerimizin gölgesinde kendi hayatımızı yaşamayı unutuyoruz? Kaçımız onların sevgisini kazanmak için kendimizden vazgeçiyoruz?
Bir hafta sonra annem aradı. “Akşam yemeğe gel,” dedi sadece.
Gittim. Sofrada yine sessizlik vardı ama bu sefer annem bana bir tabak daha pilav koydu. Küçük bir jestti belki ama benim için çok şey ifade etti.
Bazen sevgisizlik değil de, sevgiyi gösterememek daha çok acıtır insanı.
Şimdi 35 yaşındayım ve hâlâ annemin onayını bekliyorum bazen… Ama artık biliyorum ki, kendi değerimi başkasının sevgisine göre ölçmemeliyim.
Siz hiç annenizin gölgesinde kendi hayatınızı yaşamayı unuttunuz mu? Ya da annenizden hiç duymak istediğiniz bir sözü duyamadınız mı? Bazen en yakınlarımızla aramızdaki sessizlik en büyük fırtınadır…