Kendi Evimizin Temelleri: Elif ve Mert’in Mücadelesi

“Elif, bu böyle gitmez. Artık bir yolunu bulmamız lazım,” dedi Mert, sabahın köründe mutfakta çay bardağını sinirle masaya bırakırken. Gözlerinin altındaki morluklar, geceden kalma yorgunluğun ve umutsuzluğun izleriydi. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Yine annemle babamın evinde, onların kurallarına uymaya çalışarak, her gün biraz daha küçüldüğümü hissediyordum. Mert’in ailesi ise başından beri bizim bu evlilikten bir şey çıkmayacağını söylüyordu. “Kızım, bak herkes yardım alıyor, siz neden bu kadar inatçısınız?” demişti annem geçen hafta. Ama ben biliyordum; eğer şimdi pes edersek, bir daha asla kendi hayatımızı kuramayacaktık.

Mert’le üniversitede tanıştık. O zamanlar hayallerimiz büyüktü; kendi evimiz, kendi düzenimiz olacaktı. Ama gerçek hayat öyle kolay değildi. İstanbul’da kiralar aldı başını gitti, iş bulmak desen Mert’in mühendis diploması bile yetmedi. Ben de bir anaokulunda asgari ücretle çalışıyordum. Ailelerimizden para istemek gururumuza dokunuyordu. “Biz kendi evimizi kendimiz yapacağız,” dedik. Ama kimse bize inanmadı.

Bir gün Mert eve geldiğinde elinde bir ilan vardı: “Satılık arsa – Bahçelievler’de uygun fiyat.” Gözleri parlıyordu. “Elif, bak bu fırsat! Kredi çeksek, biraz birikimimizi katsak, belki olur.” O gece sabaha kadar hesap yaptık. Annem duyunca çıldırdı: “Kızım, başınızı yakacaksınız! O parayla düğün yapardık, niye toprağa gömüyorsunuz?” Mert’in babası ise telefonda bağırdı: “Oğlum, sen daha kendini geçindiremiyorsun, ev mi yapacaksın?”

Ama biz vazgeçmedik. Bankadan kredi çektik, arsamızı aldık. Herkes arkamızdan konuşuyordu: “Bunlar daha çocuk, ne anlarlar inşaattan?” Mahallede bile dedikodu başladı: “Kız Elif’le Mert iyice kafayı yemiş.” Ama biz her hafta sonu arsaya gidip toprağı elimizle kazmaya başladık. Mert’in eski arkadaşları yardım etti bazen; kimi zaman da tek başımıza kaldık. Yağmurda çamura battık, yazın güneşten yandık.

Bir gün inşaatta çalışırken Mert’in eline çivi battı. Kanı görünce gözüm karardı; hastaneye koşturduk. O gece ilk defa ağladım. “Belki de annemler haklı,” dedim içimden. Ama sabah olunca Mert’in elini tutup tekrar arsaya gittim. Çünkü biliyordum: Bu ev sadece tuğladan ibaret değildi; bizim hayallerimizin temeli olacaktı.

Ailelerimizle aramız iyice açıldı. Annem haftalarca konuşmadı benimle. Bayramda eve gittiğimizde sofrada buz gibi bir hava vardı. Babam göz göze gelmemeye çalışıyordu. “İnat ettiniz, şimdi sürünüyorsunuz,” dedi annem sessizce. Mert’in annesi ise telefonda ağladı: “Oğlum, dön evine, bırak bu inadı.” Ama biz birbirimize sarılıp sabrettik.

İnşaat ilerledikçe borçlarımız da büyüdü. Kredi taksitleri geciktiğinde bankadan aradılar; geceleri uykularımız kaçtı. Bir keresinde elektrik faturasını ödeyemedik, karanlıkta mum ışığında oturduk. O an Mert bana döndü: “Elif, pişman mısın?” Gözlerim doldu ama başımı salladım: “Hayır, yeter ki birlikte olalım.”

Bir gün mahalledeki komşulardan biri geldi: “Kızım, yardım ister misiniz? Benim oğlan da inşaatçı.” İlk defa biri bize el uzattı. O günden sonra işler biraz daha kolaylaştı; komşularımızdan destek gördükçe umutlandık.

Aylar geçti; sonunda çatıyı kapattık, pencereleri taktık. Evin içine ilk adım attığımda gözlerimden yaşlar süzüldü. Mert bana sarıldı: “Bak Elif, başardık!” O an bütün yorgunluğum geçti sanki.

Ama ailelerimiz hâlâ kabullenemedi. Annem ilk defa eve geldiğinde kapının önünde durdu; gözleri doldu ama gururundan belli etmedi. “Güzel olmuş,” dedi kısık sesle. Babam ise sessizce duvara baktı; sonra bana dönüp “Aferin kızım,” dedi ve ilk defa sarıldı bana.

Şimdi o evde her sabah güne umutla uyanıyorum. Evet, hâlâ borçlarımız var; hâlâ zorluk çekiyoruz ama bu evin her köşesinde emeğimizin izi var. Kimseye muhtaç olmadan kendi hayatımızı kurduk.

Bazen düşünüyorum: Eğer pes etseydik, bugün kim olurduk? Sizce aile desteği olmadan kendi yolunu çizmek cesaret mi yoksa delilik mi? Siz olsanız ne yapardınız?