Unutulan Bir Anne: Gülseren’in Sessiz Çığlığı
“Yeter artık!” diye bağırdım, ellerim titreyerek masanın kenarına tutunurken. Oğlum Murat ve kızım Elif’in yüzlerinde şaşkınlıkla karışık bir kayıtsızlık vardı. Salondaki eski koltukların arasında yankılanan sesim, yıllardır içimde biriken kırgınlığın dışavurumuydu. “Beni duymuyorsunuz, görmüyorsunuz! Sanki bu evde bir gölgeyim.”
Elif gözlerini kaçırdı, Murat ise telefonuna bakmaya devam etti. “Anne, yine mi başladın? Biz de çalışıyoruz, çocuklarımız var. Her hafta gelemeyiz ki,” dedi Murat, sesi sabırsız ve yorgundu.
İçimde bir şeyler koptu o an. Yıllarca onların her derdine koşmuş, geceleri ateşlerinde başlarında beklemiş, okuldan döndüklerinde en sevdikleri yemekleri yapmıştım. Şimdi ise yalnızca yükmüşüm gibi davranıyorlardı. “Ben de insanım!” dedim gözlerim dolarak. “Bir gün bile aramasanız, sormasanız kimsenin umurunda olmayacağım.”
Elif hafifçe iç çekti. “Anne, abartıyorsun. Herkesin hayatı yoğun.”
Bir an sustum. O an anladım ki, annelik bazen görünmez olmak demekti. Ama ben artık görünmez kalmak istemiyordum.
O gece uyuyamadım. Tavanı izlerken kalbimde bir ağırlık hissettim. Gecenin sessizliğinde kendi kendime fısıldadım: “Gülseren, sen ne zaman bu kadar yalnız kaldın?”
Sabah olduğunda kararımı vermiştim. Çocuklarımı aradım. “Ya bana destek olursunuz, ya da bu evi satıp bir huzurevine yerleşirim,” dedim kararlı bir sesle. Karşımdaki sessizlik, yılların mesafesini özetliyordu.
Murat ilk konuşan oldu: “Anne, saçmalama. Huzurevi ne demek? Biz seni bırakır mıyız?”
“Bıraktınız bile,” dedim sessizce.
O gün evde dolaşırken her köşe bana geçmişi hatırlattı. Duvarlarda asılı çocukluk fotoğrafları, Elif’in ilkokulda yaptığı çerçeve, Murat’ın üniversite diploması… Hepsi bana ait bir hayatın izleriydi ama şimdi hepsi tozlanmıştı.
Komşum Ayşe Hanım’a uğradım. O da benim gibi yalnızdı ama onun çocukları yurtdışında yaşıyordu. “Gülseren abla, insan yaşlandıkça çocuklarından çok kendine güvenmeli,” dedi bana çay doldururken.
“Ben hep onlar için yaşadım Ayşe,” dedim gözlerim dolarak. “Şimdi ise onlar için yük oldum.”
Ayşe Hanım elimi tuttu: “Sen yük değilsin. Onlar kıymetini bilmiyor.”
Eve döndüğümde Elif aradı. “Anne, gerçekten ciddi misin? Huzurevi mi?”
“Evet kızım,” dedim kararlı bir şekilde. “Yalnızlıktan yoruldum. Gece korkuyla uyanıyorum, kimseye ulaşamıyorum. Sadece arada sırada uğramanız yetmiyor.”
Elif’in sesi titredi: “Ama anne… Biz seni seviyoruz.”
“Sevgi bazen yetmiyor Elif,” dedim. “İlgiye, desteğe ihtiyacım var.”
O akşam Murat kapıda belirdi. Yorgun görünüyordu ama gözlerinde bir suçluluk vardı.
“Anne… Özür dilerim,” dedi sessizce. “Belki de seni ihmal ettik.”
Oturduk, uzun uzun konuştuk. Murat işinin yoğunluğundan, Elif çocuklarının okulundan bahsetti. Ama ben de onlara kendi yalnızlığımı anlattım; geceleri nefes alamayacak kadar sıkıştığımı, markete giderken düşmekten korktuğumu…
Bir hafta geçti. Çocuklarım daha sık aramaya başladı ama içimdeki boşluk hâlâ dolmuyordu. Bir gün kapı çaldı; karşı komşum Zeynep Hanım elinde börekle gelmişti.
“Gülseren abla, seni çok üzgün gördüm son zamanlarda,” dedi.
Gözlerim doldu: “Çocuklarım var ama yok gibiler Zeynep.”
Zeynep Hanım sarıldı bana: “Bazen aile kan bağıyla değil, gönül bağıyla olur abla.”
O gece düşündüm; belki de hayatın sonbaharında insanın en çok ihtiyacı olan şey anlaşılmak ve değer görmekti.
Bir gün belediyeden gelen sosyal hizmet görevlisiyle konuştum. Huzurevleriyle ilgili bilgi verdi; bazıları çok güzelmiş, bahçeleri varmış, arkadaşlıklar kuruluyormuş.
Kafam karıştı ama içimde bir umut filizlendi: Belki de yeni bir başlangıç mümkündü.
Çocuklarıma son kez topluca mesaj attım: “Kararımı verdim. Evi satıp huzurevine yerleşeceğim.”
Murat hemen aradı: “Anne lütfen yapma! Biz daha fazla ilgileneceğiz.”
Elif ağlıyordu telefonda: “Anne ne olur bekle…”
Ama ben kararlıydım. Yıllarca onların mutluluğu için kendimi unuttum; şimdi ise kendi huzurum için bir adım atmalıydım.
Evi satmaya karar verdim; emlakçıyla görüştüm, eşyalarımı toplamaya başladım. Her eşya bir anıydı ama artık geçmişte yaşamak istemiyordum.
Son akşam çocuklarım geldiler; sofrada eski günlerdeki gibi oturduk ama bu kez roller değişmişti. Ben güçlüydüm, onlar ise kaygılı ve pişmandı.
Murat gözlerimin içine baktı: “Anne… Seni kaybetmekten korkuyorum.”
Elif elimi tuttu: “Belki de sana gerçekten kulak vermedik anneciğim.”
O an içimde bir huzur hissettim; belki de bazen insan en büyük dersi kaybetmekten korkunca alıyordu.
Şimdi yeni hayatıma hazırlanıyorum; belki huzurevinde yeni dostluklar kurarım, belki de çocuklarım artık bana daha çok değer verir.
Ama şunu soruyorum kendime ve size: Bir anne ne zaman gerçekten unutulur? Ve sizce yaşlılarımız hak ettikleri değeri görüyor mu bu ülkede?