Kendi Evimde Yabancı: Bir Anne ile Oğulun Sessiz Savaşı

“Ne istersem onu yaparım! Burası da benim evim. Beğenmiyorsan çık git!” diye bağırdı Emre, gözlerini kaçırmadan bana bakarak. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Sanki yıllarca emek verdiğim, üzerine titrediğim oğlum değil de, yabancı bir adam karşımda duruyordu. Ellerim titredi, kalbim sıkıştı. Cevap veremedim. Sadece kapıyı çekip çıktım.

Apartman boşluğunda yankılanan sesim hâlâ kulaklarımdaydı: “Ben senin annenim Emre…” Ama o duymadı ya da duymak istemedi. Merdivenleri inerken gözlerimden yaşlar süzüldü. Dışarı çıktığımda hava serindi, haziran ayının sonu olmasına rağmen akşam rüzgarı iliklerime işliyordu. Parktaki banklardan birine oturdum, paltomu sıkıca sardım kendime.

Bir zamanlar Emre’yle bu parkta ne çok vakit geçirirdik… O küçükken salıncağa binmek için sıraya girerdi, ben de ona simit alırdım. Şimdi ise aramızda koca bir uçurum var. Nerede yanlış yaptım? Ne zaman oğlum bana bu kadar yabancılaştı?

Kafamda binbir düşünceyle otururken, yan bankta oturan yaşlı komşumuz Meryem Teyze bana bakıp, “Hayırdır Haline, yine mi kavga ettiniz?” dedi. Gözlerim doldu, başımı salladım. “Gençler işte… Zor,” dedi Meryem Teyze, “Ama sen de biraz fazla üstüne gidiyorsun çocuğun.”

Haklı mıydı? Belki de ben fazla karışıyordum Emre’nin hayatına. Ama annelik böyle bir şey değil mi? Onun iyiliğini istemek, yanlış yapmasın diye uğraşmak…

Emre son zamanlarda çok değişti. Üniversiteyi bitiremedi, iş bulamadı. Evde sürekli bilgisayar başında oyun oynuyor ya da arkadaşlarıyla dışarıda geziyor. Ona iş bulması için baskı yaptıkça daha da içine kapanıyor, bana bağırıyor. Babası yıllar önce bizi terk ettiğinden beri tek başıma hem anne hem baba olmaya çalıştım. Her şeyimi ona adadım. Şimdi ise kendi evimde fazlalık gibi hissediyorum.

Telefonum çaldı. Arayan kız kardeşim Zeynep’ti. “Haline, iyi misin?” dedi endişeyle. Sesimi toparlamaya çalıştım ama başaramadım. “Emre yine bağırdı bana… Evden kovdu resmen,” dedim hıçkırarak.

“Gel bize bu gece,” dedi Zeynep. “Biraz kafanı dağıtırsın.”

Ama gidemedim. Evimi, oğlumu bırakıp nereye gidecektim ki? Herkesin kendi hayatı vardı; kimse benim yükümü uzun süre taşıyamazdı.

Bir süre sonra eve döndüm. Kapıyı açtığımda içeriden televizyon sesi geliyordu. Emre salonda koltuğa yayılmış, telefonuyla oynuyordu. Beni görünce başını kaldırmadı bile.

“Emre, konuşmamız lazım,” dedim yavaşça.

“Ne konuşacağız anne? Yine aynı şeyler…”

“Bak oğlum, ben senin kötülüğünü istemem ki! Sadece bir işin olsun, kendi ayaklarının üzerinde dur istiyorum.”

“Bıktım artık! Her gün aynı muhabbet! Ben iş bulamıyorum, anlamıyor musun? Herkes torpille giriyor bir yerlere! Benim kimim var?”

Haklıydı belki de… Bu ülkede iş bulmak kolay mıydı? Ama ben de çaresizdim; geçim derdi, faturalar, market fiyatları… Her şey üstüme üstüme geliyordu.

O gece sabaha kadar uyuyamadım. Emre odasına kapanmıştı, ben de mutfakta oturup eski fotoğraflara baktım. Bir zamanlar ne kadar mutluyduk… Emre ilkokula başladığında gözlerindeki heyecanı hatırladım. O zamanlar her şey daha kolaydı sanki.

Ertesi gün işten erken çıktım. Eve dönerken markete uğradım; peynir, ekmek ve biraz domates aldım. Kasada fiyatları görünce içim burkuldu; maaşım yetmiyordu artık hiçbir şeye.

Eve geldiğimde Emre hâlâ uyuyordu. Sessizce mutfağa geçip kahvaltı hazırladım. Biraz sonra Emre geldi, suratsız bir şekilde sandalyeye oturdu.

“Bak oğlum,” dedim tekrar denemek istercesine, “Bir arkadaşımın oğlu bir kafede garsonluk yapıyor. İstersen seni de görüştürebilirim.”

Emre gözlerini devirdi: “Anne ya! Ben dört yıl üniversite okudum, gidip garson mu olacağım?”

“Evde oturmaktan iyidir oğlum… Hem belki başka fırsatlar çıkar.”

Emre masadan kalkıp odasına gitti. Kapıyı öyle sert kapattı ki tabaklar sallandı.

O an dayanamadım; mutfağın ortasında ağlamaya başladım. Kendimi suçladım; belki de fazla korumacıydım, belki de ona gereğinden fazla yük bindirdim… Ama başka nasıl olacaktı ki? Bu ülkede tek başına ayakta kalmak kolay mıydı?

Akşam Zeynep aradı yine: “Haline, bak kendini harap etme. Emre büyüdü artık, bırak biraz kendi haline.”

Ama nasıl bırakılır ki? Bir anne yüreği nasıl rahat eder?

O gece Emre odasından çıkmadı. Ben de yatağa uzandım ama gözlerimi tavana dikip düşündüm: Biz nerede hata yaptık? Bu kadar emek verip sonunda birbirimize düşman mı olacaktık?

Ertesi sabah Emre erkenden çıktı evden. Ne söylediğini duyamadım bile; kapıyı çekip gitti. Akşam döndüğünde yüzünde yorgun bir ifade vardı.

“Anne…” dedi sessizce.

Başımı kaldırdım; gözlerinde ilk defa pişmanlık gördüm.

“Bugün iş görüşmesine gittim,” dedi utangaçça.

İçimde bir umut filizlendi; belki de hâlâ her şey bitmemişti…

Ama biliyorum ki bu hikaye sadece bizim değil; bu ülkede binlerce anne ve oğul aynı savaşı veriyor. Gençler işsizliğin pençesinde, anneler çaresizliğin…

Şimdi size soruyorum: Bir anne ne zaman vazgeçmeli? Ya da gençler ne zaman sorumluluk almalı? Hangimiz daha çok kırıldık bu hayatta?