Düğün Sabahı Kaçışı: Bir Yalnızlığın Hikayesi

“Zeynep, bak kızım, Emre’den haber var mı? Telefonu hâlâ kapalı!” Annemin sesi, mutfaktan yükselirken ben hâlâ yatakta, elimde titreyen telefonla öylece kalakalmıştım. Gözlerim uykusuzluktan kan çanağına dönmüş, yastığımda sabaha kadar ağlamaktan izler kalmıştı. O sabah, hayatımın en mutlu günü olacaktı. Düğün sabahı… Ama saat altıda telefonum çaldı ve her şey bir anda altüst oldu.

“Zeynep… Ben… Ben yapamıyorum. Affet beni.” Emre’nin sesi telefonda çatallı, korkak ve yabancıydı. “Her şeyi düşündüm. Hazır değilim. Bunu sana yapamam. Kendimi kaybettim. Lütfen beni anla.”

O an, içimde bir şeyler koptu. Sanki kalbim yerinden sökülüp alınmıştı. “Emre, ne diyorsun? Şaka mı bu? Bugün bizim düğünümüz!” diye bağırdım telefona. Ama o sadece ağladı ve kapattı. Sonrası sessizlik… O sessizlikte annemin telaşlı sesiyle kendime geldim.

Kalkıp aynaya baktım. Gözlerim şişmiş, saçlarım darmadağın. Duvarda asılı gelinliğe baktım; annemin elleriyle ütülediği, babamın maaşından artırıp aldığı o beyaz gelinlik şimdi bana bir kefen gibi geliyordu. Annem kapıyı çaldı: “Kızım, iyi misin?”

Ne diyebilirdim ki? “İyiyim anne,” dedim yalanla. Ama içimde fırtınalar kopuyordu. Babam salonda oturmuş, elinde tespih, gözleri yerde. Abim Murat ise sinirden duvara yumruk atıyor: “Bu çocuk bizimle dalga mı geçiyor? Mahalleye rezil olduk!”

O an anladım ki, bu sadece benim acım değildi; ailemin de gururu kırılmıştı. Mahalledeki komşuların pencerelerden bakışlarını, fısıltılarını duyar gibiydim: “Zeynep’in nişanlısı kaçmış… Yazık kıza…”

Kafamda binbir düşünceyle odama kapandım. Emre’yle geçirdiğimiz günleri düşündüm. O ilk buluşmamızda bana getirdiği çiçekleri, birlikte Boğaz’da yürüyüşlerimizi… Oysa son zamanlarda hep bir huzursuzluk vardı onda. Sanki bir şeylerden kaçıyor gibiydi ama ben anlamak istememiştim.

Telefonum yine çaldı. Bu kez arayan Emre’nin annesiydi: “Zeynep kızım, çok üzgünüm. Emre sabaha karşı evi terk etti. Bize de bir şey söylemedi. Ne olur kusura bakma…”

Gözyaşlarımı tutamadım. “Teyze, ben ne yapacağım şimdi?” dedim hıçkırarak.

O gün evde herkes suskundu. Annem mutfakta ağlıyor, babam kimseyle konuşmuyordu. Akşam üzeri mahallede dedikodular başlamıştı bile. Kapımızın önünden geçen kadınlar fısıldaşıyor, çocuklar pencereden bana bakıyordu.

Gece olunca abim yanıma geldi: “Bak Zeynep, bu senin suçun değil. Ama bu mahallede artık sana rahat yok. İstersen halamlara gidelim bir süre.”

Kendimi suçlu hissettim; sanki ben bir hata yapmışım gibi… Oysa tek suçum sevmekti.

Günler geçti, ama acım dinmedi. Annem her sabah gözümün içine bakıyor, “Kızım, gençsin daha… Başka talipler çıkar elbet,” diyordu ama ben kimseyi görmek istemiyordum.

Bir akşamüstü Emre’den bir mesaj geldi: “Zeynep, affet beni. Korktum… Ailemin borçları, işsizliğim… Sana layık olamayacağımı düşündüm. Seni seviyorum ama kendimi toparlayana kadar dönmeyeceğim.”

O an öfkelendim: “Beni neden yalnız bıraktın? Birlikte mücadele edebilirdik!” diye yazdım ama göndermedim.

Babam bir akşam sofrada sessizliğini bozdu: “Kızım, hayat bazen insanı sınar. Kimseye boyun eğme. Biz senin arkandayız.”

Ama mahalle baskısı ağırdı. Komşuların bakışları, dedikodular… Bir gün markette kasiyer Ayşe abla bile dayanamayıp sordu: “Zeynep’ciğim, nasılsın? Allah sabır versin…”

Bir gece odama kapanıp ağlarken annem yanıma geldi, saçımı okşadı: “Bak kızım, hayat bazen böyle zor olur ama unutma; sen değerlisin.”

O günden sonra kendimi toparlamaya karar verdim. Üniversiteye başvurdum, yeni bir iş buldum. Yavaş yavaş hayata tutundum ama içimde hep bir yara kaldı.

Şimdi aradan iki yıl geçti. Emre’den hiç haber almadım. Mahallede hâlâ arkamdan konuşanlar var ama artık umursamıyorum.

Bazen geceleri pencereden yıldızlara bakarken kendi kendime soruyorum: Bir insanı sevmek mi daha zor, yoksa toplumun yargılarına karşı ayakta durmak mı? Siz olsaydınız ne yapardınız?