Bir Düğünün Bedeli: Aileyi Sarsan Bir Sevda
“Elif, sen de mi onların tarafındasın?” Annemin sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, annemin gözlerinde yılların yorgunluğunu, kırgınlığını ve çaresizliğini gördüm. Kardeşim Murat’ın düğünü yaklaşıyordu ve evimizdeki hava, bahar olmasına rağmen kasvetliydi.
Babam, salondaki eski koltukta sessizce oturuyordu. Gözleri televizyonda ama aklı bambaşka yerdeydi. Annem ise mutfakta bir aşağı bir yukarı dolanıyor, her fırsatta bana ya da ablama laf sokuyordu. Ablam Zeynep ise telefonuna gömülmüş, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu. Ama ben biliyordum; o da en az benim kadar gergindi.
Her şey Murat’ın nişanlısı Asuman’ı aileye tanıttığı gün başladı. Asuman’ın ailesi, bizim gibi Anadolu’dan değil, İstanbul’un köklü ailelerinden biriydi. Annem, Asuman’ın annesinin ilk görüşte bana tepeden bakışını unutamadı. “Bizim oğlanı küçük görecekler,” dedi o akşam, “bizim soframızda büyüyen çocuk, onların altın tabaklarında büyüyen kıza layık mı?”
Murat ise her zamanki gibi sakin ve kararlıydı. “Anne, Asuman’ı seviyorum. Onun ailesiyle değil, onunla evleniyorum,” dediğinde annemin gözleri doldu. Babam ise sadece başını salladı. O günden sonra evdeki huzur tamamen kayboldu.
Düğün hazırlıkları başladığında sorunlar da peş peşe geldi. Asuman’ın ailesi düğünün lüks bir otelde yapılmasını istiyordu. Annem ise mahalledeki düğün salonunda, geleneklere uygun bir düğün hayal ediyordu. “Bizim yüzümüzü yere eğdirme Murat!” diye bağırdı bir gün annem. Murat ise sessizce odasına çekildi.
Bir akşam, annemle mutfakta yalnız kaldık. “Elif,” dedi, “sen ablanla konuş, Murat’ı ikna etsin. Biz bu kadar masrafa giremeyiz. Hem herkes ne der sonra?”
O gece ablamla balkonda oturduk. Zeynep sigarasından derin bir nefes aldı. “Biliyor musun Elif,” dedi, “ben de Murat gibi âşık olsam, annemin lafına bakmazdım.”
“Peki ya babam?” dedim.
“Babam zaten yıllardır susuyor. O da yoruldu.”
Düğün günü yaklaştıkça evdeki tartışmalar arttı. Bir sabah Murat valizini toplamış, kapının önünde bekliyordu. Annem ağlıyordu. “Gitme oğlum,” dedi, “bu ev senin de evin.”
Murat gözyaşlarını saklamaya çalıştı. “Anne, ben sadece mutlu olmak istiyorum,” dedi ve kapıyı çekip gitti.
O gün annem bana döndü: “Sen de mi kardeşini destekliyorsun? Bizim değerlerimiz ne olacak?”
İçimde fırtınalar kopuyordu. Bir yanda annemin gözyaşları, diğer yanda Murat’ın çaresizliği… Ben nereye aitim? Kime sadık kalmalıyım?
Düğün günü geldiğinde annem hâlâ Murat’la konuşmuyordu. Babam ise sanki hayatta yokmuş gibi davranıyordu. Düğün salonuna girdiğimizde Asuman’ın ailesi bizi soğuk bir şekilde karşıladı. Annem başını öne eğdi.
Nikâh memuru soruyu sorduğunda Murat’ın sesi titredi: “Evet.” Annem gözyaşlarını tutamadı ve salondan çıktı.
O an koşup annemin peşinden gittim. Bahçede bir köşede ağlıyordu.
“Anne,” dedim, “Murat’ı kaybetmek istemiyorsan şimdi yanında olmalısın.”
Annem bana baktı; gözlerinde hem öfke hem de sevgi vardı.
“Sen hiç anne oldun mu Elif? Bir annenin yüreği kaç parçaya bölünebilir biliyor musun?”
O an sustum. Çünkü bilmiyordum.
Düğün bittiğinde herkes dağılmıştı. Annem eve döndü ama Murat’la konuşmadı. Günler geçti, evdeki sessizlik daha da ağırlaştı.
Bir akşam Murat aradı: “Elif, annemle konuşur musun? Onu çok özledim.”
O gece annemin yanına oturdum.
“Anne,” dedim, “Murat seni çok özlüyor.”
Annem gözlerini kaçırdı: “Ben de onu özlüyorum ama kalbim kırık.”
“Peki ya onun kalbi?” dedim.
Uzun bir sessizlik oldu.
Sonunda annem ağlamaya başladı: “Ben yanlış mı yaptım Elif? Bir anne ne zaman pes etmeli?”
O an anladım ki bu hikâyede kimse tam anlamıyla haklı ya da haksız değildi. Herkes kendi acısında haklıydı.
Şimdi düşünüyorum da… Aile olmak ne demek? Sevdiğimiz insanlar için ne kadar fedakârlık yapabiliriz? Siz olsanız benim yerimde ne yapardınız?