Direksiyon Başında Kırılan Hayaller: Bir Kadının Mücadelesi

— Yeter artık! diye bağırdım, sesim binanın camlarında yankılandı. Önümde iki genç kadın durmuş, kapının önünü kapatmıştı. Bir an bile düşünmeden aralarından geçip kapıyı sertçe açtım. Arkadan biri, “Hey, nereye böyle, biraz saygı!” diye bağırdı. Dönüp bakmadım bile. O an içimde biriken öfke, yıllardır sustuğum her şeye karşı bir isyandı sanki.

Adım Elif. Otuz iki yaşındayım. İstanbul’da bir plazada muhasebeci olarak çalışıyorum. Her sabah trafiğe, kalabalığa ve insanların hoyratlığına karşı bir savaş veriyorum. Ama asıl savaşım, kendi içimdeydi. Arabamı binanın önüne park ettiğimde, aklımda annemin sabahki sözleri yankılanıyordu: “Kızım, bu kadar hırslı olma. Biraz yavaşla, evlen artık. Herkesin bir yuvası var, sen hâlâ yalnızsın.”

Oysa ben yalnız değildim; içimde taşıdığım korkular, umutlar ve hayal kırıklıklarıyla dolu bir dünyam vardı. Ama bunu kimse göremiyordu. İşe yetişmek için aceleyle asansöre bindim. İçerideki sessizlikte kendi nefesimi duydum. Gözlerimi kapattım; annemin gençliğinde yaşadığı hayal kırıklıklarını, babamın bana hiç göstermediği sevgisini düşündüm. Belki de bu yüzden bu kadar öfkeliydim.

Ofise girdiğimde, müdürüm Serkan Bey’in bakışları üzerimdeydi. “Elif Hanım, yine geç kaldınız,” dedi alaycı bir gülümsemeyle. İçimden ona bağırmak geldi: “Siz hiç trafik gördünüz mü? Ya da sabah annesinin gözyaşlarını silip işe gelen bir kadının ne hissettiğini biliyor musunuz?” Ama sustum. Her zamanki gibi sustum.

Masama oturdum, bilgisayarımı açtım. Ekranda onlarca mail vardı. Bir yandan iş arkadaşım Zeynep’in dedikoduları kulağıma çalınıyordu:

— Elif yine geç kalmış. Bence işi bırakacak yakında.

Birden içimdeki öfke yeniden kabardı. Neden kimse beni anlamıyordu? Neden herkes benden sadece uyumlu olmamı bekliyordu? O an karar verdim: Bugün kendim için bir şey yapacaktım.

Öğle arasında arabamın anahtarını aldım ve dışarı çıktım. Arabaya bindim, motoru çalıştırdım ama gitmedim. Direksiyona sıkıca tutundum. Ellerim titriyordu. Gözlerim doldu. Yıllardır bastırdığım her şey bir anda yüzeye çıktı:

— Elif, sen ne istiyorsun? Gerçekten ne istiyorsun?

Küçükken babam bana araba kullanmayı öğretmişti. O zamanlar direksiyon başında kendimi özgür hissederdim. Şimdi ise her şeyden kaçmak için arabaya biniyordum. O an karar verdim; kaçmayacaktım.

Telefonumu aldım, annemi aradım:

— Anne, ben bugün eve geç geleceğim. Biraz kendime zaman ayırmam lazım.

Annemin sesi endişeliydi:

— Kızım, iyi misin? Bir şey mi oldu?

— İyiyim anne, sadece biraz düşünmem lazım.

Arabayı çalıştırıp Boğaz’a doğru sürdüm. Yol boyunca İstanbul’un karmaşası, korna sesleri ve insanların telaşı arasında kayboldum. Ama içimde bir huzur vardı; ilk defa kendim için bir şey yapıyordum.

Boğaz’da arabayı park ettim, denize karşı oturdum. Gözlerimden yaşlar süzüldü. Kendi kendime sordum:

— Elif, neden hep başkalarının beklentilerine göre yaşıyorsun? Neden kendi mutluluğunu hep erteledin?

Telefonum çaldı; babam arıyordu. Açmadım. O da beni anlamazdı ki…

Bir süre sonra yanımda biri oturdu. Yaşlıca bir kadın, başörtüsünü düzeltti ve bana baktı:

— Kızım, iyi misin? dedi yumuşak bir sesle.

Başımı salladım:

— Sadece biraz yoruldum teyzeciğim.

Kadın gülümsedi:

— Hayat zor kızım. Ama unutma; insan en çok kendine karşı dürüst olmalı.

O an içimde bir şeyler kırıldı sanki. Yıllardır taşıdığım yükler hafifledi biraz.

Akşam eve dönerken annem kapıda bekliyordu:

— Neredeydin Elif? Çok merak ettim!

Gözlerim doldu:

— Anne, ben de insanım… Ben de yoruluyorum…

Annem sarıldı bana, ilk defa gerçekten anladığını hissettim.

O gece yatağımda uzun uzun düşündüm: Hayatımı başkalarının beklentilerine göre mi yaşayacaktım, yoksa kendi yolumu mu çizecektim?

Ertesi sabah işe giderken arabamda radyoyu açtım; Sezen Aksu’nun sesiyle birlikte içimde yeni bir umut filizlendi.

Belki de hayat direksiyon başında öğrendiğimiz derslerle doluydu…

Sizce insan ne zaman gerçekten kendisi olur? Başkalarının beklentileriyle mi yaşamalıyız yoksa kendi yolumuzu mu çizmeliyiz?