Son Dilim Ekmek – Bir Annenin Sessizliği Türk Gerçeğinde
“Anne, bugün neden çorba yok?”
Küçük kızım Elif’in sesi, mutfağın soğuk duvarlarında yankılandı. O an, içimde bir şeyler kırıldı. Ocağın başında, boş tencereye bakarken ellerim titriyordu. Cevap veremedim. Sadece arkamı döndüm, gözlerimi yere diktim. O an, anneliğimin en ağır sınavını veriyordum.
Eşim Murat işten üç aydır haber getiremiyor. Fabrika kapanalı beri iş arıyor ama her gün eli boş dönüyor. “Bugün de olmadı, Zeynep,” diyor kapıdan girerken. Yorgun, umutsuz. Ben ise her gün evde kalan son ekmek dilimini nasıl böleceğimi düşünüyorum. Bugün o da yoktu.
Elif ve abisi Emir, masanın etrafında sessizce oturuyorlar. Gözlerinde bir beklenti var; annelerinden mucize bekliyorlar. Ama mucizeler bu mahallede pek uğramaz bize. Buzdolabını açıyorum; bir parça peynir, yarım domates ve bir şişe su. “Yarın pazara gideceğim, belki ucuz bir şeyler bulurum,” diyorum kendi kendime ama sesim çıkmıyor.
O akşam, çocuklarımın önüne sadece birer bardak su koyabildim. Elif’in gözleri doldu, ama ağlamadı. Emir ise başını öne eğdi, sessizce suyu içti. O an, anneliğimin yetmediğini hissettim. İçimdeki utanç ve çaresizlik boğazıma düğümlendi.
Murat eve geldiğinde yüzüme bakamadı. “Bir iş bulacağım, söz veriyorum,” dedi kısık sesle. Ama sözler havada asılı kaldı. O gece Murat’la ilk kez tartıştık. “Senin suçun değil,” dedim ama içimde ona da kızgındım. “Çocuklar aç Murat! Ben ne yapayım?” diye bağırdım istemeden. O da sustu, gözleri doldu.
Gece çocuklar uyuduktan sonra mutfağa döndüm. Masanın başında oturup sessizce ağladım. Annem hep derdi: “Bir anne her şeyi göğüsler.” Ama ben göğüsleyemiyordum artık. O an kendimi çok yalnız hissettim.
Ertesi sabah komşum Ayşe kapıyı çaldı. Elinde bir tabak börek vardı. “Dün fazla yapmışım, size de getirdim,” dedi gülümseyerek. Gözlerim doldu ama gururum izin vermedi hemen almak için. “Ayşe abla, gerek yoktu,” dedim ama o tabağı elime tutuşturdu. “Zeynep, biz komşuyuz, bugün sana yarın bana,” dedi.
Çocuklar böreği görünce sevinçle atıldılar tabağa. O an içimde bir sıcaklık hissettim ama utancım daha da büyüdü. Kendi çocuklarıma yemek veremeyen bir anneydim artık.
O gün pazara gittim. Cebimde sadece beş lira vardı. Tezgahların arasında dolaştım, en ucuz sebzeleri seçmeye çalıştım. Bir yaşlı kadın yanıma yaklaştı: “Kızım, patates alacak mısın?” dedi. “Param az,” dedim utana sıkıla. Kadın gülümsedi: “Ben de senin gibiydim gençken,” dedi ve poşetime iki patates attı.
Eve dönerken gözyaşlarımı tutamadım. İnsanların iyiliğiyle ayakta duruyordum ama bu bana ağır geliyordu. Akşam Murat geldiğinde ona pazarda olanları anlattım. “Zeynep, utanma,” dedi elimi tutarak, “yarın biz de birine yardım ederiz belki.” Ama ben biliyordum ki bu utanç kolay kolay geçmeyecek.
O gece çocuklar karnını doyurdu ama ben yine uyuyamadım. Tavanı izlerken düşündüm: Anneliğin sınırı var mıydı? Bir anne ne kadar dayanabilirdi? Çocuklarımın açlığına daha ne kadar göz yumabilirdim?
Bir hafta sonra Murat bir iş buldu; inşaatta çalışacaktı. Sevindik ama korktuk da; inşaat tehlikeli işti, sigortası yoktu. Ama başka çaremiz yoktu.
İlk maaşını aldığında markete gittik birlikte. Elif ve Emir’e istedikleri bisküviyi aldık; gözleri parladı çocukların. O an mutluluğun ne kadar basit olduğunu anladım: Bir paket bisküviyle çocuklarımı güldürebilmek…
Ama hayat yine kolay olmadı. Murat bir gün eve yaralı geldi; elini kesmişti işte çalışırken. Hastaneye gittik ama para yoktu; pansumanla eve döndük. O gece yine tartıştık: “Bu hayat böyle mi geçecek Murat? Çocuklarımız hep eksik mi büyüyecek?” dedim ağlayarak.
Murat sustu; ben sustum. Sadece çocukların odasından gelen hafif nefes alışlarını dinledik.
Bazen düşünüyorum: Türkiye’de kaç anne benim gibi geceleri sessizce ağlıyor? Kaç baba çaresizlikten gözlerini kaçırıyor? Kaç çocuk aç yatıyor bu şehirde?
Belki de en acısı şu: Biz birbirimize utancımızı anlatamıyoruz bile…
Siz hiç çocuğunuzun aç uyuduğu bir gece yaşadınız mı? Bir annenin çaresizliğini hangi kelime anlatabilir ki?