Bir Kızın Kaderi: Babamın Satmaya Çalıştığı Hayatım ve Aşkın Direnişi

“Seninle daha fazla tartışmak istemiyorum, Elif! Bu iş burada bitecek!” Babamın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem gözlerini yere indirmiş, elleriyle önlüğünün ucunu buruşturuyordu. O an, içimdeki çocuk korkuyla titredi ama genç kadın olan ben, ilk defa başkaldırmak istedim.

Babam, Mustafa Yıldız. Kasabanın saygın esnaflarından. Herkes onu dürüstlüğüyle, çalışkanlığıyla tanır. Ama evde, onun sözü kanun. O gün, sofrada otururken bana dönüp, “Kızım, Halil’in oğlu Murat seni istiyor. Adam gibi adamdır, işi gücü yerinde. Sen de rahat edersin,” dediğinde kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Murat’ı tanıyordum; kasabanın zenginlerinden, ama kalbim başka birine aitti: Ali’ye. Ali ise kasabanın fırınında çalışan, yoksul ama onurlu bir gençti.

“Baba, ben Murat’ı istemiyorum,” dedim titrek bir sesle. “Ben Ali’yi seviyorum.”

Babamın yüzü bir anda karardı. “Ali mi? O gariban mı? Kızım, aklını başına topla! Bizim soyumuzda öyle başına buyrukluk yok!”

Annem araya girmek istedi: “Mustafa, belki Elif’in gönlü başkasında…”

Babam anneme öyle bir baktı ki kadıncağız sustu. Sonra bana döndü: “Bak Elif, bu kasabada herkes birbirini tanır. Murat’ın ailesi varlıklı, seni el üstünde tutarlar. Ali ise… O çocukla evlenirsen aç kalırsın!”

O gece odamda sabaha kadar ağladım. Annem yanıma geldi, saçlarımı okşadı. “Kızım,” dedi fısıltıyla, “babanı anlamak zorundasın. O senin iyiliğini istiyor.”

Ama ben biliyordum; babam benim iyiliğimi değil, kendi gururunu düşünüyordu. Kasabada laf olmasından korkuyordu. Ben ise kendi hayatımı yaşamak istiyordum.

Ertesi gün Ali ile buluştum. Gözleri endişeliydi. “Elif,” dedi, “baban Murat’ı istiyormuş.”

Başımı eğdim. “Evet… Ama ben seni seviyorum Ali.”

Ali ellerimi tuttu. “İstersen kaçarız,” dedi.

O an içimde bir fırtına koptu. Kaçmak… Ailemden kopmak… Annemi bir daha görememek… Ama başka çarem yoktu.

O gece anneme mektup bıraktım: “Anneciğim, beni affet. Ben kendi yolumu seçiyorum.”

Ali ile birlikte kasabadan ayrıldık. Şehre gittik; küçük bir ev tuttuk. Hayat kolay değildi; Ali sabah akşam çalıştı, ben de bir terzide iş buldum. Ama mutluyduk; çünkü özgürdük.

Aylar sonra annemden bir mektup aldım: “Baban çok kızgın ama seni özlüyor. Keşke böyle olmasaydı.”

Her gece annemi düşünerek ağladım. Bir gün kapımız çaldı; babam karşımdaydı. Yüzü solgundu, gözleri doluydu.

“Elif,” dedi kısık sesle, “sana kızgınım ama daha çok kendime kızgınım. Senin mutlu olduğunu görmek istiyorum.”

O an babama sarıldım; gözyaşlarımız birbirine karıştı.

Şimdi yıllar geçti; Ali ile iki çocuğumuz var. Babam torunlarını çok seviyor; annemle her hafta görüşüyoruz.

Ama o günleri asla unutmadım. Hala düşünüyorum: Bir baba gerçekten kızının iyiliğini mi ister, yoksa toplumun ne diyeceğinden mi korkar? Sizce aileler çocuklarının hayatına ne kadar karışmalı?