Bir Akşamlık Elbise ve Bir Ömrün Hikâyesi

— Hanımefendi, bakmak istediğiniz bir şey var mıydı?
Sesleri soğuk, gözleri ise üzerimde geziniyordu. Kapıdan içeri adımımı attığım anda, mağazanın ferah havası bile üzerimdeki yorgunluğu silememişti. Saçlarım darmadağındı, eski bir pardösüyle, yıllardır ayağımdan çıkarmadığım sandaletlerle ve elimde buruşmuş bir poşetle oradaydım. Yüzümde ise yılların yorgunluğu, gözlerimde ise hâlâ sönmemiş bir umut vardı.

İki genç satış görevlisi birbirlerine bakıp fısıldaştılar:
— Eminim hiçbir şey almayacak.
— Sadece bakmaya gelmiştir, boşuna ilgilenme.

Duymazdan geldim. Alışkındım bu bakışlara. Yıllardır hem mahallede hem de otobüste aynı gözlerle karşılaşmıştım. Ama bugün farklıydı. Bugün, kızım Zeynep’in düğünü vardı. Yıllarca biriktirdiğim üç beş kuruşla ona layık bir anne olabilmek için güzel bir elbise almak istiyordum. İçimdeki gururla, titrek bir sesle sordum:

— Akşam için uygun bir elbiseniz var mı acaba?

Bir anlık sessizlik oldu. Sonra biri, adının Elif olduğunu öğrendiğim genç kadın, yüzünde hafif bir tebessümle ama gözlerinde küçümseme ile:

— Şurada indirimli ürünler var, isterseniz bakabilirsiniz, dedi.

İndirimli köşeye yöneldim. Kumaşlar ellerimde kayarken, çocukluğumdan beri ilk defa kendim için bir şey almak istiyordum. Hep başkaları için yaşamıştım: Annem hastaydı, babam erken öldü; kardeşlerime analık ettim. Sonra evlendim, kocamın öfkesiyle mücadele ettim. O öldükten sonra ise iki çocuğumu tek başıma büyüttüm. Hayat bana hiç kolay davranmadı.

Elbiseleri incelerken, yanımdan geçen iki genç kadının konuşmasını duydum:

— Şu haline bak, ne yapacak ki bu elbiseyi?
— Belki de torunu için alıyordur, dedi diğeri alaycı bir şekilde.

İçim acıdı ama belli etmedim. Elime lacivert, sade ama zarif bir elbise aldım. Fiyatına baktım; cebimdeki paranın neredeyse tamamı gidecekti. Ama Zeynep’in yanında mahcup olmak istemiyordum.

Kasaya yöneldim. Elif yine oradaydı:

— Emin misiniz hanımefendi? Fiyatı biraz yüksek…

Gözlerimi kaçırdım:

— Eminim kızım, dedim. Bugün kızımın düğünü var.

Bir an sustu, sonra yüzünde hafif bir yumuşama oldu ama yine de bana acıyan gözlerle baktı. Poşetimi aldım, teşekkür ettim ve mağazadan çıktım.

Sokakta yürürken, geçmişim film şeridi gibi gözümün önünden geçti. Gençliğimde de böyleydi; insanlar hep dış görünüşe bakardı. Oysa ben de herkes gibi sevilmek, değer görmek istedim. Ama hayat bana hep sabretmeyi öğretti.

Eve döndüğümde oğlum Murat kapıda bekliyordu:

— Anne, nerede kaldın? Zeynep seni sorup duruyor!

Yorgunluğumu gizleyerek gülümsedim:

— Biraz işim vardı oğlum, dedim.

Odaya geçip elbiseyi çıkardım. Aynanın karşısında kendime baktım; kırışıklarım daha da belirginleşmişti ama gözlerimde ilk defa bir parıltı vardı. Zeynep içeri girdiğinde gözleri doldu:

— Anne… Ne kadar güzelsin!
O an bütün yorgunluğum geçti sanki.

Ama akşam düğünde işler değişti. Eski komşumuz Ayşe Hanım yanıma yaklaşıp alaycı bir şekilde:

— Nihayet kendine de bir şey almışsın ha?
dedi.

Diğer kadınlar da arkamdan fısıldaşıyordu:

— Bak bak, yaşına bakmadan neler giymiş…

O an içimde öyle büyük bir öfke ve hüzün karışımı hissettim ki… Yıllarca başkalarının ne dediğini umursamadan yaşadım ama bugün kızımın yanında ezilmek istemiyordum.

Zeynep yanıma geldi ve elimi tuttu:

— Anne, sen benim kahramanımsın. Kim ne derse desin…

Gözlerim doldu. O an anladım ki, hayat boyunca mücadele ettiğim her şeyin anlamı buydu: Çocuklarımın gözünde değerli olmak.

Gece eve döndüğümüzde Murat yanıma oturdu:

— Anne, neden hep kendini ikinci plana atıyorsun?
Bir an sustum. Sonra sessizce cevap verdim:

— Çünkü başka çarem yoktu oğlum…

O gece yatağa uzandığımda gözlerimi tavana diktim ve düşündüm: Hayat bana hep sabretmeyi öğretti ama acaba biraz da kendimi sevmeyi öğrenmeli miydim? Sizce insan kaç yaşında olursa olsun kendisi için yaşamaya başlayabilir mi?