Nişantaşı’nın Işıltısı, Bağcılar’ın Gölgesi: Annem Asla Kocamı Kabul Etmedi
“Sen bu evde nasıl yaşıyorsun Elif? Perdeler bile solmuş, koltukların kumaşı kaç yıllık Allah aşkına!” Annemin sesi, mutfağın daracık duvarlarında yankılandı. O an, ellerimden çay tepsisi kayacak sandım. Annem Nişantaşı’ndan çıkıp Bağcılar’daki evimize her geldiğinde, sanki bir başka dünyaya adım atıyor gibi davranırdı. Oysa ben, bu küçük evde kocam Murat’la ve oğlum Emir’le huzuru bulmaya çalışıyordum. Ama annemin bakışları, sözleri, her defasında içimdeki huzuru paramparça ediyordu.
Murat mutfaktan başını uzattı, “Bir çay daha ister misiniz hanımefendi?” diye sordu kibarca. Annem yüzünü buruşturdu, “Yok sağ ol, zaten burada içtiğim çay bile eski tadında değil.” O an Murat’ın gözlerinde bir kırgınlık gördüm. Annem hiçbir zaman Murat’ı kabul etmedi. Onun gözünde Murat, Nişantaşı’ndaki babamın iş çevresinden biri olmalıydı; iyi giyimli, pahalı saatli, lüks arabası olan bir damat. Oysa Murat bir devlet okulunda öğretmendi. Maaşıyla zar zor geçiniyorduk. Ama ben onun yanında huzurluydum. Ta ki Emir doğana kadar…
Emir’in doğumunda doktorun yüzündeki o gölgeyi hiç unutmam. “Oğlunuzun Down sendromu var,” dediğinde dünya başıma yıkıldı sandım. Annem hastaneye geldiğinde ilk sorusu “Bunu neden bana daha önce söylemediniz?” oldu. Sonra ekledi: “Böyle bir çocukla hayatınız daha da zor olacak Elif. Murat’ın ailesinde var mıydı böyle şeyler?” Sanki suçlu Murat’mış gibi… O günden sonra annemle aramızda görünmez bir duvar örüldü.
Emir büyüdükçe hayatımız daha da zorlaştı. Bağcılar’da özel eğitim merkezine gitmek için her sabah iki otobüs değiştiriyorduk. Murat sabahları erkenden çıkıp akşam yorgun dönüyordu. Ben ise Emir’in gelişimi için uğraşıyordum. Annem ise her fırsatta arayıp “Neden Nişantaşı’na taşınmıyorsun? Benim çevremde özel okullar var, Emir’e daha iyi bakılır,” diyordu. Ama ben biliyordum ki onun istediği şey torununa yardım etmek değil, kendi çevresine karşı utancını örtmekti.
Bir gün annem yine ansızın kapımızı çaldı. Elinde pahalı bir çanta, üzerinde marka bir kaban… Emir’in oyuncaklarını topladığı köşeye bakıp dudak büktü. “Elif, bak kızım,” dedi, “Senin yerin burası değil. Murat sana hiçbir şey veremiyor. Oğlun için de en iyisi bu değil.”
O an içimde bir şeyler koptu. “Anne,” dedim titreyen sesimle, “Ben burada mutluyum. Murat bana sevgisini veriyor, oğluma babalık yapıyor. Senin lüksün bana huzur vermiyor.” Annem sustu, ama gözlerinde öyle bir hayal kırıklığı vardı ki…
O gece Murat’la uzun uzun konuştuk. “Elif,” dedi, “Senin annen beni asla kabul etmeyecek biliyorum. Ama ben seni ve Emir’i bırakmam.” Gözlerim doldu. “Biliyorum Murat,” dedim, “Ama bazen annemin sözleri içimi acıtıyor.”
Aylar geçti. Annemle görüşmelerimiz azaldı. Bir gün Emir’in okulunda veli toplantısı vardı. Tüm anneler çocuklarının başarılarından bahsederken ben sadece Emir’in küçük adımlarını anlatabiliyordum. O an annemin neden böyle hissettiğini anladım; o da çevresine karşı hep güçlü görünmek istemişti.
Bir akşam annem aradı, sesi yorgundu. “Elif,” dedi, “Belki de haklısın… Ben seni kendi istediğim gibi yaşatmaya çalıştım ama senin mutluluğun başka yerdeymiş.” O an ağladım; yılların yükü üzerimden kalktı sanki.
Şimdi hâlâ Bağcılar’daki küçük evimizdeyiz. Murat hâlâ öğretmenlik yapıyor, Emir ise her gün yeni bir kelime öğreniyor. Annem arada gelir oldu; Emir’e sarılırken gözlerinde eski kibirden eser yok artık.
Bazen düşünüyorum: Bir anne sevgisiyle gururu arasında kalınca hangisini seçmeli? Siz olsanız ne yapardınız?