İlk Gördüğünle Git: Bir Veda Hikayesi
“Zeytin, hadi oğlum, bak şimdi iyi dinle beni,” dedim, gözlerim dolu dolu. Ellerim titriyordu, Zeytin ise başını dizlerime koymuş, gözlerimin içine bakıyordu. Annem arkamdan bağırdı: “Hadi Emir, tren geliyor! Daha ne kadar bekleyeceğiz?” İçimde bir fırtına kopuyordu; annemle babamın ayrılığından sonra, bu şehirde bana kalan tek dostum Zeytin’di. Şimdi ise, ekonomik kriz yüzünden İstanbul’daki evimizi bırakıp annemin memleketi Eskişehir’e taşınıyorduk ve Zeytin’i yanımıza alamıyorduk. Babam, “Köpek köyde daha mutlu olur,” demişti ama ben biliyordum ki Zeytin’in yeri benim yanımdı.
Tren istasyonunun soğuk taşlarında otururken, Zeytin’in yeni sahibi olan komşumuz Cemil Amca geldi. “Emir, merak etme oğlum, Zeytin bana emanet. Her gün gezdireceğim, söz,” dedi. Ama ben biliyordum; hiç kimse Zeytin’i benim kadar sevemezdi. Annem ise sabırsızca kolumdan çekiştiriyordu: “Geç kalacağız! Babanla daha fazla muhatap olmak istemiyorum.”
Babamdan ayrıldığımız o geceyi hatırladım. Evde bağrışmalar, kapı çarpmaları… Annem ağlarken ben Zeytin’e sarılmıştım. O günden sonra her sabah Zeytin’le yürüyüşe çıkmak, bana huzur veren tek şey olmuştu. Şimdi ise, bir trenin soğuk vagonunda, annemin yanında ama içimde kocaman bir boşlukla yolculuğa çıkıyordum.
Cemil Amca Zeytin’in tasmasını aldı. Zeytin önce bana baktı, sonra ona. Gözlerinde bir anlam aradım; acaba o da benim kadar üzgün müydü? “Zeytin, ilk gördüğünle git oğlum,” dedim fısıltıyla. “Ben seni hep özleyeceğim.”
Tren istasyonunda insanlar telaşla koşturuyordu. Annem çantaları taşırken bana kızgın bakışlar atıyordu: “Bırak artık şu köpeği Emir! Hayatımızı toparlamamız lazım.” Ama annemin anlamadığı bir şey vardı: Hayatımın en güzel anıları Zeytin’leydi. Babamın gidişiyle yıkılan evimizde, bana kalan tek sıcaklık onun sevgisiydi.
Trene bindik. Camdan dışarı bakarken Zeytin’in uzaklaşan siluetini gördüm. Cemil Amca onu çekiştirerek götürüyordu ama Zeytin sürekli arkasına bakıyordu. O an içimde bir şey koptu. Annem yanımda ağlıyordu ama ben ağlayamıyordum; gözyaşlarım boğazıma düğümlenmişti.
Eskişehir’e vardığımızda her şey daha da yabancıydı. Annemin çocukluk evinde, dedemle yaşamak zorundaydık. Dedem eski kafalı bir adamdı; köpekleri sevmezdi, hatta bana bile alışamamıştı. “Şehirde iş yok oğlum,” diyordu sürekli. “Annenin de psikolojisi bozuldu zaten.” Annem ise günlerce yataktan çıkmadı; ben de odama kapanıp Zeytin’in fotoğraflarına bakarak zaman geçirdim.
Bir gün babam aradı. “Nasılsın oğlum?” dedi kısık bir sesle. Ona kızgındım ama yine de sesini duyunca içim burkuldu. “İyiyim baba,” dedim yalan söyleyerek. “Zeytin nasıl?” diye sordum hemen ardından. Babam sustu bir süre: “Cemil Amca iyi bakıyor merak etme.” Ama ben biliyordum; hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Okulda da yabancıydım artık. Sınıfta kimseyle konuşmuyordum; herkes kendi derdindeydi zaten. Bir gün teneffüste yan sıradaki Melis yanıma geldi: “Senin neden hiç gülmediğini merak ediyorum,” dedi. Ona anlatamadım; nasıl anlatılır ki? Bir köpeği kaybetmenin, bir aileyi kaybetmekten farksız olduğunu kim anlar?
Geceleri rüyamda hep Zeytin’i görüyordum. Bazen bana koşuyor, bazen de uzaklaşıp kayboluyordu. Uyanınca yastığım ıslak oluyordu çoğu zaman.
Bir akşam dedem televizyonun sesini açmış, haberleri izliyordu: “Ekonomi yine kötüye gidiyor,” diyordu spiker. Annem mutfakta sessizce ağlıyordu; iş bulamamıştı hâlâ. Ben ise odamda Zeytin’in eski tasmasını sıkıca tutuyordum.
Bir gün dayanamadım; Cemil Amca’yı aradım. “Zeytin nasıl?” diye sordum titrek bir sesle. Cemil Amca önce sustu, sonra iç çekerek konuştu: “Oğlum… Zeytin seni çok arıyor. Her sabah kapıya bakıyor, bazen havlıyor.” O an gözyaşlarımı tutamadım.
O gece anneme yalvardım: “Anne, lütfen geri dönelim! Ben burada yapamıyorum.” Annem ise çaresizce başını salladı: “Oğlum, burada da zor ama İstanbul’da daha da zor olurdu.”
Bir sabah dedem bana bağırdı: “Senin yüzünden annen de perişan oldu! Biraz adam ol!” O an içimdeki öfke patladı: “Ben mi suçluyum dede? Ben mi istedim böyle olmasını?” Odaya kapanıp saatlerce ağladım.
Aylar geçti… Annem biraz toparlandı, bir kafede iş buldu. Ben de okula alışmaya çalıştım ama hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Bir gün posta kutusunda bir zarf buldum; üstünde babamın el yazısı vardı. İçinde küçük bir fotoğraf: Ben ve Zeytin, sahilde koşarken… Arkasında sadece şu yazıyordu: “Hayat bazen en sevdiklerimizi geride bırakmamızı ister oğlum. Ama unutma; sevgi hiçbir zaman kaybolmaz.”
Şimdi pencereden dışarı bakıyorum; Eskişehir’in gri sokaklarında yürüyen insanlara dalmışım. İçimde hâlâ kocaman bir boşluk var ama biliyorum ki hayat devam ediyor.
Bazen düşünüyorum: İnsan en çok neyi kaybedince büyür? Sevdiği bir köpeği mi, yoksa ailesini mi? Sizce hangisi daha çok acıtır?