Rüya Gibi Başlayan Bir Hayat, Bir Mektubun Gölgesinde Kaldı: Evlilik Yıldönümümüzde Beni Terk Etti
“Ne olur, bir şey söyle! Neden şimdi?” diye bağırdım, sesim titreyerek. O ise gözlerini kaçırdı, elleriyle valizin sapını sımsıkı kavradı. Salonda, annemden kalma eski halının üstünde, bir anlığına zaman durdu sanki. O gün bizim evlilik yıldönümümüzdü. Her yıl olduğu gibi, akşam yemeği için dışarı çıkacak, aynı tatlıyı paylaşacak ve birbirimize gülümseyerek bakacaktık. Ama bu defa eve döndüğümde kapının yanında bir valiz ve koltukta oturan bambaşka bir adam buldum.
“Zeynep, gitmem lazım,” dedi, sesi neredeyse fısıltıydı. “Bunu sana borçluyum.”
O an içimde bir şeyler koptu. On iki yıl boyunca her sabah birlikte kahvaltı ettiğim, her gece yanında uyuduğum adam, şimdi bana yabancıydı. “Bana borçlu olduğun tek şey dürüstlük,” dedim. “Nereye gidiyorsun? Neden?”
Cevap vermedi. Sadece başını eğdi ve cebinden bir zarf çıkardı. “Bunu okumanı istiyorum,” dedi. “Şimdi değilse de sonra…”
O an gözlerim doldu. Annemin evliliğimizi kutladığı gün söylediği sözler aklıma geldi: “Birbirinize sırtınızı dönmeyin, ne olursa olsun konuşun.” Ama şimdi konuşacak kimse yoktu karşımda. O, valizini aldı ve kapıyı sessizce çekip gitti.
Bir süre öylece kaldım. Sonra elim titreyerek zarfı açtım. Satırları okudukça nefesim daraldı:
“Sevgili Zeynep,
Sana bunları yazmak zorunda kalmak hayatımda verdiğim en zor karar. Uzun zamandır içimde büyüyen bir boşluk var. Sana söyleyemediklerim, kendime bile itiraf edemediklerim… Her sabah işe giderken aynada kendime bakıp ‘Bu hayat benim mi?’ diye sordum. Seninle geçirdiğim yıllar için minnettarım ama artık kendimi bulmam gerek. Sana haksızlık etmek istemiyorum. Lütfen beni affet.”
Mektubu okurken ellerim buz kesti. Onca yılın ardından geriye kalan sadece birkaç satır mıydı? O gece sabaha kadar ağladım. Annemi aramak istedim ama utandım. Kardeşim Melis’e mesaj attım: “Beni terk etti.” O da hemen aradı.
“Abla, ne diyorsun sen? Şaka mı bu?”
“Keşke şaka olsaydı Melis…”
Ertesi gün iş yerine gitmek zorundaydım. Ofiste herkes bana bakıyordu sanki; gözlerimin şişliği, yüzümdeki solgunluk hemen fark edildi. Müdürüm Ayşe Hanım yanıma geldi:
“Zeynep, iyi misin? Bir şeye ihtiyacın var mı?”
“İyiyim,” dedim yalan söyleyerek. Ama iyi değildim. İçimde kocaman bir boşluk vardı.
Günler geçtikçe çevremdeki herkesin ilgisi daha da arttı. Komşumuz Şengül Teyze kapımı çalıp börek getirdiğinde gözlerimin içine bakarak “Bir derdin mi var kızım?” dedi. Mahallede dedikodular başlamıştı bile: “Zeynep’in kocası başka bir kadın için mi gitti acaba?” “Yoksa işsiz mi kaldı?” “Belki de Zeynep çok baskıcıydı…”
Her gün yeni bir söylentiyle karşılaşıyordum. En çok da annemin bakışlarından kaçıyordum. Bir gün cesaretimi topladım ve ona her şeyi anlattım.
“Anne, ben neyi yanlış yaptım?”
Annem ellerimi tuttu: “Kızım, bazen insanlar kendi içlerinde kaybolurlar. Sen elinden geleni yaptın.”
Ama ben kendimi suçlamadan edemiyordum. Onca yıl boyunca evliliğimiz için çabaladım; işten eve koştum, onun sevdiği yemekleri yaptım, ailesine hep iyi davrandım… Peki ya o? Hiçbir şey söylemeden çekip gitmek kolay mıydı?
Bir akşam Melis bana geldi. Elinde dondurma kutusu ve eski fotoğraflarımız vardı.
“Bak abla,” dedi, “Şu fotoğraftaki haline bak! Ne kadar mutlusun… O mutluluğu tekrar bulacaksın.”
Ama ben aynaya baktığımda kendimi tanıyamıyordum artık. Gözlerimdeki ışıltı sönmüş, yüzümde derin çizgiler oluşmuştu.
Bir gün işten dönerken eski arkadaşımız Serkan’la karşılaştım. Yıllardır görüşmemiştik.
“Zeynep, seni böyle görmeyeli çok oldu,” dedi.
“Hayat işte Serkan… Bazen insanın elinden hiçbir şey gelmiyor.”
Serkan bana umut verdi o gün; “Kendini suçlama,” dedi. “Bazen gitmek de kalmak kadar cesaret ister.”
Ama ben hâlâ o mektubun satırlarında kaybolmuştum: ‘Bu hayat benim mi?’ diye soruyordu ya… Ben de kendi kendime sormaya başladım: Bu hayat benim mi? Ben ne istiyorum?
Aylar geçti. Evin sessizliğine alışmaya çalıştım ama her köşe bana onu hatırlatıyordu. Bir gün posta kutusunda bir zarf buldum; el yazısı tanıdıktı.
“Zeynep,
Umarım iyisindir. Sana haksızlık ettiğimi biliyorum ama başka türlü yapamazdım. Kendimi bulmaya çalışıyorum ama hâlâ kaybolmuş gibiyim. Belki bir gün yollarımız tekrar kesişir…”
O an anladım ki bazen insanlar gerçekten kaybolabiliyorlar; bazen de geride kalanlar o kayboluşun yükünü taşımak zorunda kalıyorlar.
Şimdi düşünüyorum da; insan bir mektubun satırlarında hayatını sorgulayabilir mi? Sizce de bazen en büyük acılar en sessiz vedalarda mı saklıdır?