Yabancıydım, Ta Ki Evim Hatırlanana Kadar
Kapının önünde, elimde eski bir valizle beklerken içimdeki fırtınayı kimse göremiyordu. Telefonum titredi, ekranda oğlum Serkan’ın adı belirdi. Açmaya elim gitmedi. On yıl önce, Serkan’ın düğününe çağrılmadığım günkü gibi, içimde bir sızı hissettim. O gün, anneliğimin hiçe sayıldığı gündü. “Anne, kusura bakma, Magda’nın ailesiyle daha yakın olduk, yerimiz kısıtlı,” demişti telefonda. Oysa ben, Polonyalı gelinim Magda’yı ve onun ilk evliliğinden olan kızı Elif’i kendi kızım gibi bağrıma basmıştım. Onlara sıcak bir yuva sunmuştum. Ama işte, bir düğün davetiyesi bile çok görülmüştü bana.
O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü. Bayramlarda aradığımda kısa cevaplar, doğum günlerinde kuru bir mesaj… Yine de her seferinde içimde umut yeşerdi: Belki bu sefer ararlar, belki bu sefer kapımı çalarlar diye. Ama yıllar geçti, ne arayan oldu ne soran.
Ta ki geçen ay, Serkan arayana kadar…
“Anneciğim, nasılsın? Uzun zamandır görüşemedik,” dedi sesi yumuşak ama içinde bir telaş vardı. Hemen anladım, bir şey isteyecekti. “İyiyim oğlum, sen nasılsın?” dedim ama sesim titredi. “Anne, Magda iş buldu, Elif de üniversiteye hazırlanıyor. Bizim ev biraz küçük geliyor artık… Senin evin boş duruyor ya… Hani şu eski ev… Acaba bir süreliğine orada kalabilir miyiz?”
İşte o an, yıllardır içimde biriktirdiğim gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Benim evim… O evde Serkan’ı büyütmüştüm. Her köşesinde onun çocukluğundan bir iz vardı. Şimdi ise o ev, bana ait olduğu için değil; onların işine yaradığı için hatırlanmıştı.
“Tabii oğlum,” dedim yutkunarak. “Anahtarlar bende. Ne zaman isterseniz alabilirsiniz.” O an sesimdeki kırgınlığı duymuş mudur bilmiyorum ama telefonu kapattıktan sonra dizlerimin bağı çözüldü.
Bir hafta sonra Magda ve Serkan geldiler. Kapının önünde beklerken birbirlerine fısıldaşıyorlardı. Magda’nın bakışlarında yıllardır görmediğim bir sıcaklık vardı. “Ayşe Hanımcığım, nasılsınız? Çok özledik sizi,” dedi ve yanağıma sahte bir öpücük kondurdu. Elif ise utangaçça başını eğdi.
Evi gezdirirken her köşede anılar canlandı gözümde: Serkan’ın ilk adımlarını attığı koridor, Elif’in bana ilk kez “babaanne” dediği balkon… Ama onlar sadece odaların büyüklüğüne, güneş alıp almadığına bakıyorlardı.
O akşam sofrada sessizlik vardı. Bir ara Magda lafa girdi: “Ayşe Hanımcığım, siz de bizimle kalmak ister misiniz? Yalnız kalmayın burada.” Sözleri nazikti ama gözlerinde samimiyet yoktu. Ben ise yıllardır beklediğim o yakınlığı hissetmek istedim bir anlığına.
“Sağ olun kızım,” dedim. “Ben burada iyiyim. Siz gençsiniz, rahat edin.” O an Serkan’ın gözleriyle bana teşekkür ettiğini sandım ama hemen ardından Magda’nın sesiyle irkildim: “Ev sizin üstünüze ya… Hani ileride satmak isterseniz beraber karar veririz değil mi? Sonuçta aile evi artık burası.”
İşte o an içimdeki tüm umutlar yıkıldı. Ben onlar için sadece bir anahtar, bir tapu sahibiydim artık.
O gece uyuyamadım. Anneliğimle gurur duymak isterken kendimi fazlalık gibi hissettim. Sabah kahvaltıda Elif yanıma geldi: “Babaanne, sen üzgünsün biliyorum. Ama ben seni çok seviyorum.” O an gözlerim doldu. Elif’in masumiyeti içimi ısıttı.
Günler geçti, evdeki eşyalarımı toplamam istendi usulca. “Anneciğim, senin için daha uygun bir yer buluruz,” dedi Serkan. Sanki ben fazlalıkmışım gibi…
Bir akşamüstü komşum Şerife Abla uğradı. Beni ağlarken buldu. “Ayşe kızım, senin suçun ne? Oğlun evlenince seni unuttuysa kabahat sende mi?” dedi sarılarak.
İçimdeki acıyı dökmek istedim: “Ben onları ailem bildim Şerife Abla… Ama onlar beni sadece işlerine yaradığımda hatırladı.” Şerife Abla başını salladı: “Evlat dediğin böyle mi olur? Senin hakkını yemesinler!”
Bir gece Serkan’la yüzleştim: “Oğlum, ben sana ne yaptım da beni böyle dışladınız? Düğününe bile çağırmadınız! Şimdi ise evim lazım oldu diye geldiniz! Ben sadece anne olmak istedim!”
Serkan başını eğdi: “Anne… Magda istemedi o zaman… Sonra da araya mesafe girdi… Ama şimdi gerçekten ihtiyacımız var…”
O an anladım ki; bazen en yakın bildiklerin en uzak olabiliyor insana.
Şimdi eski fotoğraflara bakıyorum; küçük Serkan’ın gülüşüyle avunuyorum. Elif’in bana sarıldığı o ilk günü hatırlıyorum. Belki de aile olmak sadece kan bağı değilmiş; belki de gerçek aile insanın yanında olmayı seçenlermiş.
Peki sizce; bir anne ne zaman gerçekten ‘aileden’ sayılır? Sadece evi, parası olduğunda mı? Yoksa sevgisiyle her zaman yanında olduğunda mı?