“Anne Demeyin Bana!”: Gençlik Uğruna Kızını ve Torununu Reddeden Bir Kadının Hikayesi
“Anne, lütfen… Sadece bir kez olsun bana sarıl. Ne olur, ihtiyacım var.”
O an, annemin gözlerinde gördüğüm soğukluk içimi delip geçti. Yüzüme bakmadan, dudaklarının kenarıyla alaycı bir gülümseme belirdi. “Elif, kaç kere söyledim? Bana ‘anne’ deme. O kelime bana yaş ekliyor. Ben hâlâ gencim, hâlâ hayatım önümde.”
Bir an nefesim kesildi. Karnımdaki bebeğin varlığıyla birlikte, içimdeki umut da annemin sözleriyle paramparça oldu. 26 yaşındaydım ve ilk kez anne olacaktım. Ama annem, Zeynep Hanım, kendi gençliğinin peşinde koşarken beni ve doğmamış torununu hayatından silmişti.
Her şey bir ay önce başladı. Sevgilim Burak’la ayrılmıştık. O kadar güvenmiştim ki ona… Bebeğimizi birlikte büyüteceğimize inanmıştım. Ama Burak, hamile olduğumu öğrendiğinde yüzüme bile bakmadan çekip gitti. O günden beri yalnızdım. Sığınacak tek limanım annemdi. Ama o da bana sırtını döndü.
Bir akşam, annemin evine gittim. Kapıyı açtığında üzerindeki kırmızı elbise ve ağır makyajıyla sanki benden çok daha genç görünmeye çalışıyordu. “Ne işin var burada?” dedi, sesi buz gibiydi.
“Anne… Konuşmamız lazım. Çok kötüyüm.”
Gözleriyle beni süzdü, karnıma baktı. “Yine mi ağlamaya geldin? Elif, ben senin dertlerini dinleyecek yaşta değilim artık. Hayatımı yaşamak istiyorum.”
İçimdeki öfkeyle karışık çaresizlikle bağırdım: “Ben senin kızınım! Sen benim annemsin! Bunu nasıl yaparsın?”
Bir an sustu, sonra gözlerini kaçırdı. “Beni bu şekilde çağırma. ‘Anne’ deme bana. O kelimeyle yaşlanıyorum sanki.”
O gece, annemin evinden çıktığımda yağmur yağıyordu. Sokağın köşesinde durup ağladım. Annemin bana sarılmasını, saçımı okşamasını bekledim ama o sadece gençliğinin peşindeydi.
Çocukluğumdan beri annem hep farklıydı. Babam bizi terk ettiğinde ben altı yaşındaydım. Annem ise o günden sonra kendini tamamen değiştirdi. Saçlarını boyadı, kıyafetlerini yeniledi, sürekli spor salonuna gitmeye başladı. Arkadaşlarıyla gece gezmelerine çıkıyor, sosyal medyada genç kızlar gibi pozlar veriyordu.
Bense hep arka planda kaldım. Annemin gölgesinde büyüdüm. Onun için sadece bir yük oldum sanki…
Hamile olduğumu öğrendiğimde ilk ona koştum. O ise yüzüme bile bakmadan, “Senin yaşında ben çoktan hayata atılmıştım,” dedi. “Bir çocuğun sorumluluğunu alamam.”
O günden sonra aramızdaki mesafe daha da büyüdü.
Bir gün, annemin evine tekrar gittim. Kapıyı açmadı bile. Telefonla aradığımda ise açıp hemen kapattı. Mesaj attım: “Anne, lütfen… Çok yalnızım.”
Cevap gelmedi.
Bir hafta sonra mahalledeki komşumuz Ayşe Teyze’ye rastladım. Gözleri dolu dolu bana baktı: “Kızım, anneni dün gece bir kafede gördüm. Yanında genç bir adam vardı. Seni hiç sormadı bile.”
İçimdeki acı büyüdü. Annem için ben yoktum artık.
Hamileliğim ilerledikçe yalnızlığım arttı. Hastaneye tek başıma gittim, doktorun odasında ultrason görüntüsüne bakarken gözlerimden yaşlar süzüldü. Yanımda annem olsaydı… Birlikte heyecanlansaydık… Ama o yoktu.
Bir gece rüyamda annemi gördüm. Bana sarılıyordu, saçımı okşuyordu. Uyanınca yastığım sırılsıklam olmuştu.
Doğumuma iki ay kala, annemin doğum gününde ona bir mektup yazdım:
“Sevgili Zeynep Hanım,
Belki bana kızacaksın ama sana ‘anne’ demek istiyorum. Çünkü ben senin kızınım ve sana ihtiyacım var. Bebeğim doğacak yakında ve onun da bir anneannesine ihtiyacı var. Gençliğini kaybetmekten korkuyorsun ama asıl kaybettiğin şey ben ve torunun olacağız…”
Cevap gelmedi.
Doğum günü partisinin fotoğraflarını sosyal medyada gördüm; gençlerle dolu bir masa, kahkahalar… Ben ise hastane odasında yalnızdım.
Doğum günüme iki hafta kala hastaneye kaldırıldım; tansiyonum yükselmişti. Yanımda kimse yoktu. Hemşireler bana destek olmaya çalıştı ama içimdeki boşluk büyüktü.
Bebeğim dünyaya geldiğinde gözyaşlarımı tutamadım. Onu kucağıma aldığımda içimde tarifsiz bir sevgi hissettim ama aynı zamanda büyük bir eksiklik vardı: Annem yanımda değildi.
Hastaneden çıkınca eve döndüm; kapıda kimse yoktu. Komşular yardım etti, yemek getirdiler ama annemden hâlâ ses yoktu.
Bir gün kapı çaldı; açtığımda karşımda annemi gördüm. Yüzünde makyaj yoktu, gözleri yorgundu.
“Elif…” dedi kısık sesle.
“Ne istiyorsun?” dedim öfkeyle.
Bir an sustu, sonra gözleri doldu: “Bilmiyorum… Belki de yanlış yaptım.”
“Senin için ben hiç var olmadım ki! Sadece gençliğinin peşindeydin!”
Ağlamaya başladı: “Korktum Elif… Yaşlanmaktan korktum… Hayatın bittiğini düşündüm… Ama şimdi anlıyorum ki asıl kaybettiğim sensin.”
Onu içeri almadım o gün. Kapıyı kapattım yüzüne.
Şimdi bebeğimle birlikte yeni bir hayata başlıyorum. Annemle aramızdaki uçurum hâlâ kapanmadı ama belki bir gün affedebilirim onu… Ya da belki de bazı yaralar asla iyileşmez.
Sizce bir anne gençliğinin peşinde koşarken evladını ve torununu hayatından silebilir mi? Affetmek mümkün mü? Yoksa bazı hatalar geri dönüşsüz müdür?