Bir Ömrün Birikimi: Ziyâde’nin Sessiz Feryadı

“Anne, lütfen… Sadece birkaç ay. Sana söz veriyorum, ilk fırsatta geri ödeyeceğim.”

Murat’ın sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O an, kızım Elif’in gözlerindeki çaresizliği gördüm. Yıllarca biriktirdiğim, kimseye muhtaç olmamak için sakladığım o parayı, elim titreyerek Murat’a uzattım. “Bak oğlum,” dedim, “bu benim ömrümün birikimi. Bir gün lazım olur diye sakladım. Ama siz benim evladımsınız, elbette zor gününüzde yanınızda olurum.”

O gün, içimde tuhaf bir huzursuzluk vardı. Sanki bir şeyler ters gidecekmiş gibi… Ama anne yüreği işte, evladının derdiyle dertleniyor insan. Elif’in gözleri doldu, bana sarıldı. “Anneciğim, Allah razı olsun. Sen olmasan ne yapardık?” dedi. O an içim biraz olsun rahatladı.

Ama zaman geçti. Aylar ayları kovaladı. Murat’ın işleri düzelmedi. Her akşam Elif’le telefonda konuşurken, lafı dolandırıp durdu. “Anneciğim, Murat hâlâ iş arıyor… Biraz daha sabret.”

Bir gün komşum Şükran Hanım’a dert yandım. “Kızımın kocası benden borç aldı ama ne zaman geri verirler bilmiyorum,” dedim. Şükran Hanım başını salladı: “Ziyâde abla, aile içinde para alışverişi zordur. Allah yardımcın olsun.”

Geceleri uykularım kaçmaya başladı. Emekli maaşım yetmiyordu artık; markette peynirin kilosuna bakarken içim sızlıyordu. Eskiden torunuma gizlice harçlık verirdim, şimdi ise cebimde bozuklukları sayar oldum.

Bir akşam Elif aradı. Sesi titriyordu: “Anne… Murat’la tartıştık. O da çok üzgün. Sana mahcup olduğu için yüzüne bakamıyor.”

O an içimde bir şeyler koptu. “Kızım,” dedim, “ben sizden paramı istemiyorum, sadece dürüst olun yeter.”

Ama dürüstlük… Ne kadar kolay söyleniyor, ne kadar zor yaşanıyor.

Bir sabah Murat kapımı çaldı. Yüzü solgun, gözleri yere bakıyor. “Anne,” dedi, “iş buldum ama maaş düşük. Sana olan borcumu ödeyemem şimdilik.”

O an içimdeki öfke ve kırgınlık birbirine karıştı. “Oğlum,” dedim, “ben senden zenginlik istemedim ki! Sadece bir teşekkür, bir vefa…”

Murat başını eğdi, sessizce çıktı gitti.

O günden sonra Elif’le aramda görünmez bir duvar örüldü. Torunum Defne bile bana eskisi gibi sarılmıyor sanki… İçimde bir boşluk, evimde bir sessizlik…

Bir gün pazarda eski bir arkadaşımı gördüm: Ayten Abla. Halimi sordu, ben de dayanamayıp anlattım her şeyi.

“Ziyâde,” dedi, “bizim zamanımızda aile demek güven demekti. Şimdi herkes kendi derdinde… Ama yine de evlat evlattır.”

Eve dönerken düşündüm: Ben mi fazla fedakâr oldum? Yoksa onlar mı vefasız?

Geceleri eski fotoğraflara bakıyorum; rahmetli eşim Hasan’la çekilmişiz, gençlik yılları… O zamanlar her şey daha kolaydı sanki; insanlar birbirine daha çok sahip çıkardı.

Bir gün Elif kapımı çaldı. Gözleri şişmiş ağlamaktan.

“Anne,” dedi, “biliyorum sana haksızlık ettik. Ama Murat da çok ezildi bu borç yüzünden. Evde huzur kalmadı.”

O an kızımı kucakladım. “Kızım,” dedim, “paranın önemi yok. Ama güven bir kere kırıldı mı, kolay kolay onarılmaz.”

Elif başını omzuma koydu, ikimiz de sessizce ağladık.

Şimdi düşünüyorum da… İnsan en çok sevdiklerinden mi darbe yer? Yoksa beklentilerimiz mi fazla? Ben sadece huzurlu bir yaşlılık isterken, şimdi içimde tarifsiz bir boşluk var.

Bazen camdan dışarı bakıyorum; sokakta oynayan çocukların sesini dinliyorum. Keşke diyorum, hayat da onlar kadar saf ve temiz olabilseydi…

Şimdi size soruyorum: Siz olsanız ne yapardınız? Aile içinde para alışverişi güveni sarsar mı? Yoksa fedakârlık her zaman karşılıksız mı kalmalı?