On Altı Yaşında Bir Baba: Kırık Hayallerin Gölgesinde

“Ne yaptın sen, Emir?” Babamın sesi, mutfağın duvarlarında yankılandı. Annem, elindeki çay bardağını masaya öyle bir bıraktı ki, cam çatladı. Yanımda duran Elif’in elleri titriyordu, gözleri yerdeydi. O an, on altı yıllık hayatımın en uzun saniyeleri başladı.

Elif’i eve getirdiğimde, mahalledeki herkesin bakışlarını üzerimde hissettim. Oysa ben sadece Elif’in gözyaşlarını dindirmek istemiştim. Okulda, kantinin köşesinde sessizce ağlarken gördüğümde, içimde bir şeyler kırılmıştı. Kimse ona yaklaşmıyor, herkes fısıldaşıyordu. Karnı belirginleşmişti; yaşıtlarımızdan bir yıl büyüktü ama omuzları benden daha düşüktü sanki. Bir gün cesaretimi topladım, yanına oturdum.

“İyi misin?” dedim. Sesi çıkmadı. Sadece başını salladı. Sonra bir gün, okul çıkışı yağmurda ıslanırken yanıma geldi. “Evine gidebilir miyim?” dedi. O an, hayatımın değişeceğini bilmiyordum.

Eve geldiğimizde annem şaşkınlıkla kapıyı açtı. Elif’in halini görünce gözleri büyüdü. Babam ise işten yorgun dönmüştü; bizi görünce yüzü asıldı. “Bu kız kim Emir?” dedi. “Arkadaşım baba,” dedim titrek bir sesle. Elif’in hamile olduğunu anlamaları uzun sürmedi.

O gece ailemle ilk büyük kavgamızı ettik. Annem ağladı, babam bağırdı. “Daha çocukken çocuk mu bakacaksın?” dedi babam. “Mahalleye rezil olduk!” Annem ise Elif’e sarıldı, “Kızım, annen baban yok mu senin?” diye sordu. Elif başını eğdi, “Yok…” dedi kısık bir sesle.

Elif’in ailesi onu evden kovmuştu; babası “Bu utancı taşıyamam!” demişti. Annesi ise sessizce arkasından bakmıştı. Elif bana sığındı; ben de ona… Ama ne ben hazırdım baba olmaya, ne de Elif anne olmaya hazırdı.

Ertesi gün mahallede dedikodular başladı. Komşu teyzeler kapının önünde fısıldaşıyor, çocuklar arkamızdan gülüyordu. Okulda ise işler daha da zordu. Arkadaşlarım bana sırt çevirdi; öğretmenler ise bakışlarını kaçırıyordu. Müdür odasına çağırdı bir gün: “Emir, bu yaşta bu sorumluluğun altından kalkamazsın,” dedi. “Okulu bırakmayı düşünmelisin.”

Ama ben bırakmadım. Elif’le birlikte sabahları okula gidiyor, akşamları annemin yanında yemek yapmayı öğreniyordum. Babam ise her akşam eve geç geliyor, bizimle konuşmuyordu. Bir gece, Elif’in sancısı tuttuğunda babamı ilk kez korkmuş gördüm. “Ne yapacağız?” dedi bana fısıltıyla. O an anladım ki, o da ne yapacağını bilmiyordu.

Elif hastaneye kaldırıldığında yanındaydım. Annem dua ediyordu; babam ise koridorda volta atıyordu. Sabaha karşı bir kızımız oldu: Zeynep… Onu ilk kez kucağıma aldığımda ellerim titredi. Elif ağlıyordu; sevinçten mi korkudan mı bilmiyorum.

Ama asıl zorluklar bundan sonra başladı. Elif lohusalık depresyonuna girdi; geceleri ağlıyor, bebeğe dokunmak istemiyordu bazen. Ben ise hem okula gidiyor hem de geceleri Zeynep’i sallıyordum. Annem yardım etmeye çalışıyordu ama babam hâlâ bizimle konuşmuyordu.

Bir gün okuldan döndüğümde Elif’in odada olmadığını fark ettim. Annem de bilmiyordu nereye gittiğini. Kapının önünde bir not buldum: “Yapamıyorum Emir… Kızımız sana emanet.” O an dizlerimin bağı çözüldü; ne yapacağımı bilemedim.

Babam o akşam eve geldiğinde beni Zeynep’le yerde ağlarken buldu. İlk kez bana sarıldı; “Oğlum,” dedi, “Bazen en büyük acılar insanı büyütür.” O günden sonra babam değişti; Zeynep’i sever oldu, bana destek oldu.

Elif’ten uzun süre haber alamadık. Arada bir mesaj atıyordu; iyi olduğunu söylüyordu ama geri dönmedi hiç… Ben ise Zeynep’le birlikte büyüdüm; onun ilk adımlarını gördüm, ilk kelimesini duydum.

Yıllar geçti… Şimdi üniversiteye gidiyorum; Zeynep anaokulunda… Annem yaşlandı biraz; babam ise torununa masal anlatıyor her gece.

Bazen pencereden dışarı bakarken düşünüyorum: Hayat bu kadar zor olmak zorunda mıydı? Genç yaşta baba olmak bana çok şey öğretti ama çocukluğumu da elimden aldı… Siz olsaydınız ne yapardınız? Aileniz için mi toplum için mi yaşardınız?