Bir Akşamüstü Her Şey Değişti: Sevginin ve Yalnızlığın Kıyısında
“Bitti Zeynep. Ben artık seni sevmiyorum.”
Murat’ın sesi, mutfağın soğuk fayanslarında yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, ince belli camdan bir damla yere düştü. Annemin evinden getirdiğim, kenarı çatlak bardaklardan biriydi. O an, bardaktan çok ben çatlamıştım aslında.
“Ne diyorsun Murat?” dedim, sesim neredeyse fısıltıydı. O ise gözlerini kaçırdı, sanki duvara bakıyordu. “Başka biri var,” dedi. “Aylar oldu. Artık böyle devam edemem.”
O an ne ağladım, ne bağırdım. Sanki içimdeki bütün duygular bir anda donmuştu. Sadece başımı salladım ve mutfağın köşesine çekilip yere oturdum. Murat, bavulunu hazırlamaya başladı. Her şey o kadar sessizdi ki, fermuarın sesi bile kulaklarımı tırmaladı.
O gece uyuyamadım. Annemi aramak istedim ama biliyordum ki, “Ben sana demiştim” diyecekti. Babam ise muhtemelen “Kızım, evlilik böyle şeylerdir, sabret” derdi. Ama ben sabretmek istemiyordum artık. Yirmi sekiz yaşındaydım ve hayatımın en güzel yıllarını Murat’a adamıştım. Şimdi ise geriye sadece boş duvarlar ve eski bir koltuk kalmıştı.
Ertesi sabah işe gitmek için hazırlandım. Aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmış, saçlarım darmadağın. “Kendine gel Zeynep,” dedim sessizce. “Hayat devam ediyor.” Ama içimde bir yerlerde, hayatın aslında devam etmediğini biliyordum.
İşyerinde kimseye bir şey belli etmemeye çalıştım. Arkadaşım Elif hemen anladı tabii. Öğle arasında yanıma gelip, “Ne oldu sana?” diye sordu. “Bir şey yok,” dedim ama gözlerim doldu. Elif sarıldı bana, “Bak Zeynep, istersen annemlere gel akşam, yalnız kalma,” dedi. Reddettim. Yalnız kalmak istiyordum çünkü kalbimdeki boşluğu ancak kendi başıma hissedebileceğimi biliyordum.
Akşam eve döndüğümde Murat’ın eşyalarının çoğu gitmişti. Bir köşede eski bir gömleği kalmıştı; kokladım, hala onun parfümü sinmişti kumaşa. O an ilk defa ağladım. Hıçkıra hıçkıra ağladım; sanki yıllardır içimde biriktirdiğim bütün acılar dökülüyordu gözyaşlarımla.
Günler geçti, annem aradı durdu. “Boşanmak kolay mı kızım? Dönsün gelsin, konuşun,” dedi. Babam ise telefonda sessizdi; hayal kırıklığını hissedebiliyordum. Komşular fısıldaşıyordu; apartmanda herkesin haberi olmuştu tabii. Türkiye’de kadın olmak böyle işte; herkes senin hayatını senden önce konuşur.
Bir gün Murat aradı. “Zeynep, eşyalarımı almam lazım,” dedi kısaca. “Gel al,” dedim soğukça. Eve geldiğinde göz göze gelmedik bile. Sadece kapının önünde bekledim, o da sessizce eşyalarını topladı. Çıkarken bir an durdu, “Üzgünüm,” dedi kısık sesle.
“Üzgün olman hiçbir şeyi değiştirmiyor Murat,” dedim. Kapıyı kapattım ardından; o an içimde bir şeylerin sonsuza kadar bittiğini hissettim.
Boşanma süreci başladıktan sonra ailem daha da baskıcı oldu. Annem sürekli “Bir kadın yalnız yaşayamaz, hele ki bu devirde,” deyip durdu. Babam ise “Bizim mahallede dul kadın olmak kolay mı sanıyorsun?” diye çıkıştı bir gün telefonda.
Ama en çok canımı yakan şey, toplumun bana biçtiği roldü. İşyerinde bile bazı arkadaşlarım arkamdan konuşuyordu: “Zeynep’in kocası onu bırakmış,” diye fısıldaşıyorlardı koridorda. Sanki suçlu bendim.
Bir akşam Elif’le sahilde yürüyüşe çıktık. Dalgaların sesiyle biraz olsun rahatlamıştım ki, Elif birden durdu: “Zeynep, yeni bir hayat kurabilirsin. Belki başka biriyle tanışırsın.”
Güldüm acı acı: “Kim ister ki boşanmış bir kadını? Hem ben daha kendimi bile tanıyamıyorum.”
O gece eve döndüğümde aynaya baktım tekrar. “Ben kimim?” diye sordum kendime. Yıllardır Murat’ın eşi, annemin kızı, işyerinde sıradan bir çalışan olmuştum. Kendi hayallerimi unutmuştum; üniversitede yazmak isterdim mesela, ama Murat istemediği için vazgeçmiştim.
Bir defter aldım elime ve yazmaya başladım: “Bugün Murat gitti.” Her gün yazdım; acımı, öfkemi, yalnızlığımı… Yazdıkça hafifledim ama aynı zamanda daha çok sorgulamaya başladım: Ben ne istiyorum? Hayatımı baştan kurabilir miyim?
Bir gün işyerinde yeni bir pozisyon açıldı; şehir dışında bir şube için yönetici arıyorlardı. Başvurmak istedim ama annem hemen karşı çıktı: “Kız başına başka şehirde ne işin var?” Babam ise “Bize kim bakacak?” dedi.
O an anladım ki, sadece Murat’tan değil; ailemin ve toplumun beklentilerinden de kurtulmam gerekiyordu. Ama bu hiç kolay değildi.
Başvurdum yine de ve kabul edildim. Taşındığım şehirde kimseyi tanımıyordum; ilk zamanlar çok zorlandım. Akşamları eve döndüğümde sessizlik boğucu geliyordu ama zamanla alıştım.
Bir gün markette yaşlı bir teyze yanıma yaklaşıp “Kızım yalnız mısın?” diye sorduğunda gözlerim doldu yine. Türkiye’de kadınların yalnızlığı hep sorgulanırdı; sanki tek başına mutlu olamazmışız gibi.
Aylar geçti; yeni işime alıştım ama içimdeki boşluk hiç dolmadı tam olarak. Bazen geceleri hala Murat’ı düşünüyordum; acaba o mutlu muydur şimdi? Ben ise hâlâ kendi mutluluğumu bulamamıştım.
Bir gün annem aradı: “Kızım dön artık evine,” dedi ağlamaklı bir sesle. “Yalnızlık sana göre değil.”
Ama ben dönmedim. Belki de yalnızlık bana göreydi; belki de kendi yolumu bulmam için önce kaybolmam gerekiyordu.
Şimdi bu satırları yazarken düşünüyorum: Bir kadının kendi ayakları üzerinde durması neden bu kadar zor? Toplumun baskısı mı, yoksa kendi korkularımız mı bizi esir eden?
Sizce de bazen yeniden başlamak için her şeyi kaybetmek mi gerekiyor? Yoksa asıl kayıp, kendimizi bulamamak mı?