Emeklilikte Yalnızlık: Bir Kadının Sessiz Çığlığı

“Zehra, sen de mi beni bırakıp gidiyorsun?” diye fısıldadı Mehmet, gözleri dolu dolu bana bakarken. O an, içimde yıllardır biriktirdiğim fırtına koptu. Evin salonunda, eski koltukların arasında, çocukların gürültüsünden arta kalan sessizlikte, Mehmet’in sesi yankılandı. Oysa ben, yıllarca bu anı beklemiştim. Çocuklar büyüyüp kendi hayatlarına karışınca, emekli olunca, belki de ilk defa kendim olabilecektim. Ama şimdi, özgürlüğümün bedeli yalnızlık mıydı?

Küçük bir Anadolu kasabasında doğdum. Babam köyün öğretmeniydi, annem ise ev hanımı. Hayatımız sade ama huzurluydu. Lise biter bitmez Mehmet’le evlendim. O zamanlar aşk mıydı bilmiyorum; belki de sadece doğru zamanda doğru yerde olmaktı. Mehmet iyi bir adamdı, çalışkandı, ama duygularını belli etmezdi. Ben ise hep içimde bir şeylerin eksik olduğunu hissederdim.

İlk çocuğumuz Elif doğduğunda, bütün hayatım değişti. Ardından Oğuz geldi. Yıllar çocukların peşinde koşmakla geçti. Sabahları kahvaltı hazırlamak, akşamları ödev kontrol etmek, bayramlarda misafir ağırlamak… Hayatım başkalarının ihtiyaçlarıyla doluydu. Kendi isteklerimi hep erteledim. Mehmet ise işten gelir, yemeğini yer, televizyonun karşısına geçerdi. Bazen bana bakar, “Zehra, çay koyar mısın?” derdi. O kadar.

Bir gün Elif üniversiteyi kazanıp İstanbul’a gittiğinde, evde bir boşluk oluştu. Oğuz da askere gidince, evin duvarları üstüme üstüme gelmeye başladı. O zaman anladım ki, ben yıllarca sadece anne ve eş olmuşum; Zehra olarak kim olduğumu unutmuşum.

Emekli olduğum gün, içimde garip bir sevinç vardı. Artık sabahları erken kalkmak zorunda değildim. Kendime vakit ayırabilecektim. Belki kurslara giderim, belki kitap okurum diye hayaller kurdum. Ama Mehmet’in dünyasında hiçbir şey değişmedi. Hâlâ benden aynı şeyleri bekliyordu: Yemek, temizlik, çay… Bir gün ona dedim ki: “Mehmet, ben de yoruldum. Biraz da sen ilgilen evle.” Yüzüme öyle boş baktı ki… Sanki başka bir dil konuşuyordum.

Bir akşamüstüydü; parkta oturmuş, sararan yaprakları izliyordum. Yanıma yaşlı bir kadın oturdu: Fatma teyze. “Kızım,” dedi, “hayat kısa. Kendini unutma.” O an gözlerim doldu. Eve döndüğümde kararımı vermiştim.

Mehmet’e yaklaştım: “Ben biraz kendime vakit ayırmak istiyorum,” dedim. “Belki birkaç gün ablamda kalırım.” Önce anlamadı; sonra öfkelendi: “Senin yerin burası! Kadın kısmı evini bırakıp gider mi?”

O gece sabaha kadar düşündüm. Yıllarca başkaları için yaşadım; şimdi biraz da kendim için yaşamak istiyordum. Sabah valizimi hazırladım. Mehmet kapının önünde durdu: “Zehra, çocuklar ne der?”

“Çocuklar büyüdü Mehmet,” dedim sessizce. “Ben de büyümek istiyorum.”

Ablamın evinde geçirdiğim ilk gece huzurla uyudum. Sabah kahvemi balkonda içtim; kuş seslerini dinledim. Kimse benden bir şey istemiyordu. İlk defa kendimi hafif hissettim.

Ama kasabada dedikodu çabuk yayılırdı. Komşular ablama gelmeye başladı: “Zehra neden evini terk etti? Mehmet’e yazık değil mi?” Annem aradı: “Kızım, aile birliği her şeyden önce gelir.” Elif telefonda ağladı: “Anne, babam perişan oldu.”

Vicdan azabı içimi kemirdi ama geri dönmek istemedim. Ablam bana destek oldu: “Senin de hakkın var Zehra,” dedi. “Bir ömür hizmet ettin.”

Bir gün Mehmet aradı; sesi titriyordu: “Zehra, sensiz yapamıyorum.”

“Ben de sensiz yapamıyorum Mehmet,” dedim ama ekledim: “Ama böyle de yapamıyorum.”

Birlikte bir uzmana gitmeyi teklif ettim; önce karşı çıktı ama sonra kabul etti. İlk defa duygularımızı konuştuk; ilk defa birbirimizi dinledik.

Aylar geçti; ben ablamda kalmaya devam ettim ama her hafta Mehmet’le buluştuk. Birlikte yürüyüş yaptık, sohbet ettik. Yavaş yavaş birbirimizi yeniden keşfettik.

Şimdi düşünüyorum da… Yıllarca kadınlar olarak hep başkalarını mutlu etmeye çalışıyoruz; kendi mutluluğumuzu unutuyoruz. Emeklilik özgürlük mü getirir yoksa yalnızlık mı? Bilmiyorum… Ama şunu biliyorum: Kendimizi sevmeyi öğrenmeden kimseyi gerçekten sevemeyiz.

Sizce kadınlar neden kendi hayatlarını ikinci plana atıyor? Ya siz olsaydınız benim yerimde ne yapardınız?