Yirmi İki Yıllık Sessizlik: Bir Kadının Kendiyle Yüzleşmesi
“Bunu yapmana gerek yok, ben evliyim ve eşimi seviyorum.”
Bu cümleyi duyduğumda, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Mutfağın köşesinde, ellerim titreyerek çay bardağını tezgâha bırakırken, gözlerimden yaşlar süzüldü. Yirmi iki yıl boyunca, her sabah aynı adamın yanında uyanmıştım. Her akşam aynı sofrada, aynı sessizlikte yemek yemiştik. Ama o gün, Selim’in bana söylediği bu cümleyle, yıllardır içimde biriken tüm duygular bir anda ortaya döküldü.
“Ne oldu anne?” diye sordu kızım Zeynep, odasından çıkıp yanıma geldiğinde. Gözlerimi silip ona gülümsemeye çalıştım. “Bir şey yok kızım, sadece biraz yorgunum.”
Zeynep ikinci sınıf tıp öğrencisi. Babası gibi doktor olmak istiyor. Aslında ben de doktorum ama yıllardır çalışmıyorum. Evdeki düzeni sağlamak, Zeynep’in dersleriyle ilgilenmek ve Selim’in ihtiyaçlarını karşılamakla geçti ömrüm. Kendi isteklerimi, hayallerimi hep bir kenara bırakmıştım. Çünkü ailem için en iyisini yapmak zorundaydım.
Ama o gün… O gün Selim’in telefonunda gördüğüm mesajdan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. “Olmaz, ben evliyim ve eşimi seviyorum,” diye yazmıştı birine. Kimdi bu kadın? Neden böyle bir açıklama yapma gereği duymuştu? İçimi kemiren şüpheyle Selim’in yüzüne baktığımda, bana her zamanki gibi soğuk ve mesafeli davrandı.
Akşam yemeğinde sofrada üç kişiydik ama aramızda görünmez duvarlar vardı. Zeynep heyecanla sınavlarından bahsediyordu, ben ise her kelimesini zor duyuyordum. Selim ise gözlerini tabağından kaldırmadan yemeğini bitirdi.
Yemekten sonra mutfağı toplarken, annemi düşündüm. O da babam için her şeyini feda etmişti. Hep susmuştu, hep sabretmişti. Ben de mi onun kaderini yaşıyordum? Kendi hayatımı yaşamak yerine başkalarının mutluluğu için mi var olmuştum?
O gece uyuyamadım. Selim yanımda derin uykudaydı ama ben tavana bakarak geçmişimi düşündüm. Üniversitede tanışmıştık. O zamanlar Selim çok neşeliydi, bana şiirler okur, hayaller kurardı. Evlendikten sonra her şey değişti. İşin stresi, hayatın zorlukları derken aramızdaki o sıcaklık kayboldu. Yerini alışkanlık aldı.
Bir sabah kahvaltıda Selim’e sordum: “Mutlu musun?”
Bana şaşkınlıkla baktı. “Nereden çıktı şimdi bu?” dedi.
“Bilmiyorum… Sadece merak ettim.”
“Hayat bu işte,” dedi omuz silkerek. “Herkesin derdi var.”
O an anladım ki, biz sadece yan yana yaşayan iki yabancıya dönüşmüştük.
Bir hafta sonra Zeynep’in sınavı vardı. Ona destek olmak için elinden tuttum. “Kızım, seninle gurur duyuyorum,” dedim.
Gözleri doldu. “Anne, sen de doktor olabilirdin… Neden bırakmıştın?”
Bir an sustum. “Bazen insan kendi isteklerinden vazgeçmek zorunda kalıyor,” dedim.
Zeynep başını salladı ama gözlerinde bir hüzün vardı.
O akşam Selim geç geldi. Yorgun görünüyordu ama ben artık susmak istemiyordum.
“Selim, konuşmamız lazım,” dedim.
Başını kaldırmadan ceketini çıkardı. “Ne oldu yine?”
“Telefonunda bir mesaj gördüm.”
Bir an duraksadı. Sonra soğukkanlı bir şekilde, “O iş yerinden biri. Saçma sapan şeyler yazdı, ben de kestirip attım,” dedi.
İçimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. “Peki ya biz? Biz nereye gidiyoruz?”
Selim gözlerini kaçırdı. “Bak Hatice, ben yoruldum artık bu tartışmalardan. Herkesin hayatı böyle.”
O gece ağladım. Annemin eski sözleri aklıma geldi: “Kadın olmak zor kızım… Hep susmak zorundasın.”
Ama ben susmak istemiyordum artık.
Ertesi gün eski arkadaşım Ayşe’yi aradım. Yıllardır görüşmemiştik ama ona ihtiyacım vardı.
“Hatice, senin gibi güçlü bir kadın neden bu kadar üzgün?” dedi bana.
“Güçlü müyüm bilmiyorum Ayşe… Sadece çok yoruldum.”
Ayşe bana sarıldı. “Kendini unutmuşsun Hatice… Biraz da kendin için yaşa.”
O gün ilk defa kendime ayna karşısında uzun uzun baktım. Gözlerimdeki yorgunluğu gördüm ama aynı zamanda bir umut ışığı da vardı.
Bir hafta boyunca kendime küçük mutluluklar yaratmaya çalıştım. Sabahları yürüyüşe çıktım, eski kitaplarımı okudum, hatta resim yapmaya başladım.
Selim bu değişikliği fark etti. “Ne oluyor sana böyle?” diye sordu bir akşam.
“Hayatımı geri almaya çalışıyorum,” dedim sessizce.
Bir süre sessiz kaldı. Sonra ilk defa bana uzun uzun baktı.
“Ben de mutsuzum Hatice… Ama ne yapacağımı bilmiyorum.”
O an anladım ki sadece ben değil, Selim de kaybolmuştu bu evlilikte.
Zeynep sınavdan yüksek not aldı o hafta. Sevinçle bana sarıldı.
“Anne, seninle gurur duyuyorum,” dedi tekrar.
Gözlerim doldu. Belki de en çok kendimle gurur duymam gerekiyordu artık.
Şimdi size soruyorum: Siz hiç kendi hayatınızı başkalarının mutluluğu için feda ettiniz mi? Yoksa hâlâ kendi sesinizi duymak için geç mi kaldınız?