Kalbimin Son Ultimatomu: Bir Anadolu Kasabasında Aşk ve Aile Arasında Sıkışmak
“Yeter artık Emre! Altı yıl oldu, daha neyi bekliyorsun?” diye bağırdım, gözlerim dolu dolu. Annemin mutfağında, eski çaydanlığın fokurtusu arasında, sesim duvarlara çarpıp geri döndü. Emre başını eğdi, ellerini birbirine kenetledi. “Biliyorum Zeynep, ama annemler… Babam… Onlar hâlâ hazır değil. Hem işim de tam oturmadı.”
İşte yine aynı bahaneler. Altı yıl boyunca her baharda umutlandım, her kışta hayal kırıklığına uğradım. Bizim kasabada, kız kısmı yirmi beşi geçince evde kalmış sayılır. Ben yirmi sekizime bastım. Annem her sabah kahvaltıda, “Kızım, komşunun Ayşe’si de nişanlandı,” diye iç geçiriyor. Babam ise akşamları televizyonun karşısında, “Emre iyi çocuk ama hâlâ bir adım atmadı,” deyip duruyor.
Emre’yle tanıştığımız günleri hatırlıyorum da… Lise çıkışında yağmurdan kaçarken sığındığım bakkalda bana şemsiye uzatmıştı. O günden sonra hayatımda güneş hiç eksik olmadı sanmıştım. Ama şimdi, kasabanın dar sokaklarında yürürken, gökyüzü hep gri.
Bir gün annem mutfağa çağırdı. “Bak kızım,” dedi, “Bu iş böyle gitmez. Ya Emre’yle konuşup işi ciddiye bindirirsin ya da başka bir yol bakarsın.” Gözlerim doldu. “Anne, ben Emre’yi seviyorum.” Annem ellerimi tuttu: “Sevgi güzel şey ama yetmiyor bazen. Gençliğin geçiyor.”
O gece Emre’yle buluşmaya karar verdim. Kasabanın çay bahçesinde oturduk. Çaylarımız soğudu, kelimelerimiz ise içimizde düğümlendi. “Emre,” dedim titrek bir sesle, “Ya bu ilişkiye bir yön verirsin ya da ben kendi yoluma bakacağım.”
Emre gözlerini kaçırdı. “Zeynep, seni kaybetmek istemiyorum ama ailem… Annem diyor ki; oğlum daha işin gücün yok, evlenirsen sorumluluk büyür.”
“Peki ya benim ailem? Onlar da bana baskı yapıyor. Sence ben kolay mı yaşıyorum?” dedim. O an gözlerimden yaşlar süzüldü. Emre elimi tuttu: “Biraz daha zaman ver bana.”
O gece eve döndüğümde annem kapıda bekliyordu. “Ne oldu?” dedi endişeyle. “Yine aynı şeyler anne,” dedim ve odama kapandım.
Geceleri uyuyamaz oldum. Herkesin hayatı yoluna girerken, ben yerimde sayıyordum. Komşu kızları birer birer gelinlik giyerken, ben aynada kendime bakıp “Nerede yanlış yaptım?” diye soruyordum.
Bir sabah babam gazeteyi bırakıp bana döndü: “Bak kızım, biz senin üzülmeni istemiyoruz. Emre iyi çocuk ama ailesiyle de konuşmak lazım. Gerekirse ben konuşurum.”
Babamın bu sözleri beni daha da hırpaladı. Kendi hayatım için başkalarının devreye girmesini istemiyordum. Ama kasabada işler böyle yürürdü; herkes birbirinin hayatına karışırdı.
Bir gün Emre’nin annesiyle karşılaştım pazarda. Selam verdim, yüzüme bakmadan geçti gitti. İçimde bir yumru oluştu. Demek ki beni gelin olarak istemiyordu.
O akşam Emre’ye mesaj attım: “Beni gerçekten istiyor musun? Yoksa aileni üzmemek için mi bekliyorsun?”
Uzun süre cevap gelmedi. Sonunda aradı: “Zeynep, seni seviyorum ama ailemi de üzmek istemiyorum.”
“Peki ya ben? Ben üzülünce ne olacak?” dedim ve telefonu kapattım.
Ertesi gün annemle tartıştık. “Kızım,” dedi, “Hayatını bekleyerek harcama.” Ben ise ağlayarak bağırdım: “Anne, ben Emre’siz yapamam!”
Günler geçtikçe içimdeki umut azaldı. Bir sabah aynada kendime baktım; gözlerimin altı morarmıştı, saçlarım dağılmıştı. O an karar verdim: Ya kendi mutluluğum için bir adım atacaktım ya da başkalarının beklentileriyle yaşamaya devam edecektim.
Emre’yi aradım: “Buluşmamız lazım.”
Kasabanın eski köprüsünde buluştuk. Rüzgâr saçlarımı savuruyordu.
“Emre,” dedim kararlı bir sesle, “Seni çok seviyorum ama artık bekleyemem. Ya şimdi benimle evlenirsin ya da yollarımızı ayıralım.”
Emre sustu, gözleri doldu: “Zeynep, ben sensiz yaşayamam ama ailemi de karşıma alamam.”
O an içimde bir şeyler koptu. Gözyaşlarımı tutamadım: “O zaman yolumuz burada bitiyor Emre.”
Köprüden ayrılırken ayaklarım titriyordu ama içimde garip bir huzur vardı. Eve döndüğümde annem gözlerime baktı ve sarıldı: “Doğru olanı yaptın kızım.”
Aylar geçti… Acısı kolay geçmedi ama kendimi yeniden buldum. İşe girdim, yeni arkadaşlar edindim. Bir gün kasabanın meydanında Emre’yi gördüm; yanında annesi vardı. Göz göze geldik, ikimiz de sustuk.
Şimdi bazen geceleri pencereden yıldızlara bakarken düşünüyorum: Sevgi mi önemli yoksa cesaret mi? Siz olsaydınız ne yapardınız?