Kayınvalidemin Hayali: Bizim Evde Yaşamak

“Bu evde artık bana da bir oda düşer, değil mi?” Sevim Hanım’ın sesi, sabah kahvaltısında çaydan daha acı geldi kulağıma. Elimdeki bardağı masaya bırakırken göz göze geldik. Eşim Murat, annesinin gözlerinin içine bakıyor, ama bana bakmaya cesaret edemiyordu. O an anladım; bu konuşma kaçınılmazdı.

Sevim Hanım altmış beş yaşında, dul ve yalnız bir kadın. Yıllarca kendi evinde, Üsküdar’ın arka sokaklarında yaşadı. Evi dediğim; rutubet kokan, duvarları dökülen, kışın buz gibi olan bir yer. Ama ona göre orası “yuva”, bize göre ise tam bir harabe. Biz ise Murat’la birlikte, İstanbul’un Anadolu yakasında, üç odalı küçük ama sıcak bir dairede yaşıyoruz. Kızımız Elif henüz beş yaşında. Hayatımızı zor bela düzene sokmuşken, Sevim Hanım’ın bu ani çıkışı her şeyi alt üst etti.

“Anneciğim,” dedi Murat, sesi titrek, “Senin evin de çok güzel. Hem alıştığın mahalle, komşuların…”

Sevim Hanım hemen atıldı: “O ev artık bana mezar gibi geliyor! Sizin yanınızda olmak istiyorum. Hem Elif’e de bakarım, siz de rahat edersiniz.”

İçimden geçenleri söylemek istedim: ‘Senin evin mezarsa, bizim ev cennet mi? Üç kişi zor sığıyoruz zaten!’ Ama sustum. Çünkü Murat’ın gözlerinde korku vardı; annesiyle beni karşı karşıya getirmekten korkuyordu.

O gün akşam Murat’la ilk defa bu kadar sert tartıştık. “Senin annen bizim evimize yerleşirse ben burada nasıl nefes alacağım?” dedim. O ise çaresizce ellerini açtı: “Ne yapayım? Kadıncağız yalnız. Başka kimsesi yok.”

Ertesi gün Sevim Hanım elinde bir poşetle geldi. İçinden eski anahtarlar çıkardı. “Bakın,” dedi, “Benim evim de sizin için hazır. İsterseniz orada yaşayın, ben burada kalayım. Orası çok geniş!”

Gözlerim doldu. O evi biliyorum; mutfağında fareler cirit atıyor, banyosu neredeyse çökmek üzere. Ama Sevim Hanım’ın gözünde orası saray! Bize ise kendi evimizi bırakıp oraya taşınmamızı teklif ediyor; hem de bunu büyük bir fedakarlık gibi sunuyor.

Murat bir süre sustu, sonra annesine döndü: “Anne, senin evin çok eski. Biz orada Elif’le yaşayamayız.”

Sevim Hanım’ın yüzü asıldı: “Siz de beni istemiyorsunuz işte! O kadar yıl oğlumu büyüttüm, şimdi bana bir oda çok mu?”

O gece Elif uykusunda ağladı. Yanına gittim, saçlarını okşadım. İçimde fırtına kopuyordu. Bir yanda eşimle aramda büyüyen mesafe, diğer yanda Sevim Hanım’ın bitmek bilmeyen talepleri…

Bir hafta boyunca evde soğuk rüzgarlar esti. Murat işe giderken sessizce çıktı, akşamları geç geldi. Ben ise Elif’le ilgilenmeye çalıştım ama aklım hep aynı sorudaydı: Bizim huzurumuz ne olacak?

Bir akşam Murat eve geldiğinde gözleri kıpkırmızıydı. “Annem evi satıp huzurevine gitmek istiyor,” dedi sessizce.

Şaşırdım. “Neden?”

“Çünkü burada kalamayacağını anladı. Ama sana da kırgın.”

O an içimde bir suçluluk duygusu kabardı. Sevim Hanım’ı hiç sevemedim belki ama ona bu kadar yük olmayı da istemezdim.

Ertesi gün Sevim Hanım’ı ziyaret ettim. Evin kapısını açtığında yüzünde yorgun bir gülümseme vardı.

“Gel kızım,” dedi sessizce.

İçeri girdim; duvarlar daha da dökülmüş, mutfakta eski bir çaydanlık kaynıyordu.

“Biliyorum beni istemiyorsun,” dedi birden.

“Öyle deme,” dedim ama sesim titredi.

“Ben oğlumun yanında ölmek isterdim,” dedi gözleri dolarak. “Ama kimseye yük olmak istemem.”

O an içimde bir şey kırıldı. Onun yalnızlığını ilk defa bu kadar yakından hissettim.

“Anne,” dedim, “Belki de başka bir yol bulabiliriz.”

O gün uzun uzun konuştuk. Ona haftada birkaç gün bizde kalmasını teklif ettim; diğer günlerde ise komşularıyla vakit geçirmesini… Kabul etti mi? Bilmiyorum. Ama en azından birbirimizi anlamaya başladık.

Şimdi bazen düşünüyorum: Aile olmak ne demek? Sınırlarımızı korumak mı, yoksa birbirimizin yükünü paylaşmak mı? Ya siz olsaydınız ne yapardınız? Annemi mi korurdunuz, eşinizi mi?