Bir Çatı Altında: Annem mi, Eşim mi?
“Burası artık benim de evim, kızım. Seninle iyi geçinmek istiyorum ama bazı şeyleri değiştirmemiz lazım.”
Kayınvalidemin sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor. O sabah, mutfakta çay demlerken Murat’ın bana dönüp, “Annem bizimle yaşayacak, başka çaresi yok,” dediği anı unutamıyorum. O an, içimde bir şeyler koptu. Kendi evimde, kendi mutfağımda yabancı gibi hissettim. Sanki duvarlar üstüme üstüme geliyordu.
Murat’la altı yıllık evliliğimizde ilk kez bu kadar büyük bir krizle karşı karşıya kaldık. O güne kadar her şeyi paylaşmıştık; sevinçlerimizi, acılarımızı, borçlarımızı, hayallerimizi… Ama şimdi, annesiyle ilgili aldığı bu kararı bana sormadan vermişti. “Neden bana danışmadın?” dedim gözlerim dolarak. “Senin annen de benim annem sayılır ama burası bizim yuvamız, ikimizin kararı olmalıydı.”
Murat’ın yüzü asıldı. “Sen anlamıyorsun,” dedi. “Annem yalnız kaldı, bakacak kimsesi yok. Ben oğluyum, ona sahip çıkmazsam kim çıkacak?”
Haklıydı belki ama ben de haklıydım. İki küçük çocuğumuz vardı; biri anaokuluna gidiyor, diğeri daha bebekti. Zaten işten eve yorgun geliyordum, ev işleriyle baş edemiyordum. Şimdi bir de kayınvalidemin alışkanlıklarına, kurallarına uyum sağlamak zorundaydım.
İlk günler sessizce kabullendim. Kayınvalidem Hatice Hanım, sabahları erkenden kalkıp evi süpürmeye başladı. Benim düzenimi değiştirdi; mutfaktaki bardakların yerini değiştirdi, çocuklara kendi bildiği yemekleri pişirdi. “Sen yorulma kızım,” diyordu ama ben daha çok yoruluyordum. Çünkü artık hiçbir şey bana ait değildi.
Bir akşam çocuklar uyuduktan sonra Murat’la oturduk. “Bak,” dedim, “Ben bu şekilde devam edemem. Annene saygım sonsuz ama evimizde huzur kalmadı. Kendi kararlarımızı alamıyoruz.”
Murat sinirlendi. “Sen bencilsin! Annemi istemiyorsun, öyle mi? O benim anam!”
Gözyaşlarımı tutamadım. “Ben sadece kendi hayatımı da yaşamak istiyorum. Senin anneni istememek değil bu; sadece biraz nefes almak istiyorum.”
O gece Murat ilk kez boşanmayı ağzına aldı. “Eğer annemi istemiyorsan, bu evlilik yürümeyecek!” dedi ve kapıyı çarpıp çıktı.
O an dizlerimin üstüne çöktüm. Ne yapacağımı bilemedim. Annemle konuştum telefonda; “Kızım, sabret,” dedi. “Büyüklerimiz böyle gördü, sen de idare et.” Ama ben idare etmekten yorulmuştum.
Ertesi gün Hatice Hanım bana yaklaştı. “Kızım,” dedi yumuşak bir sesle, “Ben oğlumun yanında olmak istedim ama seni de üzmek istememiştim.”
“Anne,” dedim titreyen bir sesle, “Ben de sizi üzmek istemiyorum ama kendi evimde kendimi misafir gibi hissediyorum.”
O an göz göze geldik ve ikimiz de ağladık. O da yalnızdı aslında; ben de yalnızdım.
Ama Murat’ın tavrı değişmedi. Akşam eve geldiğinde bana soğuk davrandı. Çocuklar arada kalmıştı; büyük oğlum Efe bir gün bana sarılıp “Anne, neden üzgünsün?” diye sorduğunda içim parçalandı.
Geceleri uykusuz kalmaya başladım. Kafamda sürekli aynı sorular dönüyordu: Evliliğim için mi fedakârlık yapmalıyım, yoksa kendi mutluluğum için mi? Türk toplumunda kadın hep idare eden mi olmalıydı? Yoksa bir yerde ‘dur’ demek gerekmez miydi?
Bir gün işyerinde arkadaşım Elif’e açıldım. O da benzer şeyler yaşamıştı. “Bak Zeynep,” dedi bana, “Kendini yok sayarsan bir gün gerçekten kaybolursun. Evlilik iki kişinin ortak hayatıysa, senin de söz hakkın var.”
O akşam Murat’la tekrar konuştum. “Bak Murat,” dedim kararlı bir sesle, “Ben bu evde var olmak istiyorum. Senin anneni dışlamak değil amacım ama kendi sınırlarımı da korumak zorundayım.”
Murat yine öfkelendi ama bu kez ben de geri adım atmadım. “Ya birlikte çözüm buluruz ya da gerçekten yollarımız ayrılır,” dedim.
O gece sabaha kadar düşündüm. Çocuklarımı babasız bırakmak istemiyordum ama kendimi de yok sayamazdım.
Bir hafta sonra Hatice Hanım kendi isteğiyle ablasının yanına taşındı. Murat bir süre bana dargın kaldı ama zamanla anladı ki; ben sadece kendi hayatımı savunmuştum.
Şimdi hâlâ arada tartışıyoruz ama artık sınırlarımı daha iyi koruyorum.
Bazen düşünüyorum: Bir kadının mutluluğu hep başkalarının mutluluğuna mı bağlı olmalı? Siz olsanız ne yapardınız? Kendi yuvanızda ne kadar fedakârlık yapardınız?