Kırık Bir Ailede Büyümek: Annemle Babamın Savaşında Bir Silah Olmak
“Yeter artık! Senin yüzünden bu hale geldik!” Annemin sesi, mutfağın duvarlarında yankılanırken, babamın öfkeyle masaya vurduğu yumruğun sesiyle karıştı. O an, yine aralarında sıkışıp kalmıştım. On iki yaşındaydım ve o mutfakta, bir tabak çorbanın başında, gözlerimi yere dikmiş, ağlamamı tutmaya çalışıyordum. Annem bana döndü: “Sen de baban gibisin! Hiçbir zaman beni anlamadınız!” Babam ise sandalyesini geriye itti, bana bakmadan çıktı odadan. O an, içimde bir şeylerin koptuğunu hissettim. Ben kimdim? Kimin tarafında olmalıydım? Yoksa hiç kimseye ait değil miydim?
O günden sonra hayatım, annemle babamın arasında bir köprü olmaktan ibaretti. Her tartışmada, her sessizlikte, her bayramda… Annem bana babamı şikayet ederdi: “Bak kızım, baban yine geç geldi. Sen olmasan ben ne yapardım?” Babam ise bana annemi suçlardı: “Senin annen hep böyleydi. Sen akıllı bir kızsın, anlarsın beni.” Ben ise ne annemin ne de babamın yanında olabildim; çünkü ikisinin de yanında olmak, kendimden vazgeçmek demekti.
Liseye başladığımda, içimdeki bu boşluk daha da büyüdü. Arkadaşlarım ailelerinden bahsederken, ben hep susardım. Onların anneleriyle alışverişe çıkmalarını, babalarıyla hafta sonu kahvaltılarını dinlerken içim acırdı. Bizim evde ise ya sessiz bir gerginlik ya da patlamaya hazır bir öfke vardı. Bir gün okuldan eve dönerken en yakın arkadaşım Elif’e açıldım:
“Elif, hiç kendini ikiye bölünmüş gibi hissettin mi?”
Elif şaşkınlıkla baktı: “Ne demek istiyorsun?”
“Yani… Annem başka bir şey istiyor, babam başka bir şey. İkisi de beni kendi taraflarına çekmeye çalışıyor. Sanki ben onların savaşında bir silahım.”
Elif’in gözleri doldu: “Çok zor olmalı… Hiçbir zaman böyle hissetmedim.”
O an anladım ki, yaşadıklarımı kimse tam olarak anlayamazdı. Herkesin ailesi kendine özgüydü ama benimki… Benimki bir savaş alanıydı.
Üniversiteye başladığımda İstanbul’a taşındım. İlk defa kendi başıma kalmanın özgürlüğünü tattım. Ama ne zaman telefonum çalsa, içimde bir sıkıntı başlardı. Annem arar, babamla ilgili dert yanardı. Babam arar, annemin ne kadar bencil olduğunu anlatırdı. Ben ise yine arada kalırdım. Bir gün annem telefonda ağladı:
“Baban yine beni üzdü kızım… Sen olmasan ben ne yapardım?”
O gece sabaha kadar uyuyamadım. Kendi hayatımı kurmaya çalışırken bile onların yükünü taşımaktan kurtulamıyordum.
Üniversitede psikoloji okumaya karar verdim. Belki de kendimi anlamak için… Derslerde aile dinamiklerini öğrendikçe kendi ailemin ne kadar sağlıksız olduğunu daha iyi görüyordum. Bir gün hocamız aile içi rollerden bahsederken gözlerim doldu:
“Bazı çocuklar ebeveynlerinin duygusal yükünü taşır ve kendi kimliklerini bulmakta zorlanırlar.”
Sanki beni anlatıyordu. O dersten sonra günlerce düşündüm: Ben kimim? Annemin kızı mı? Babamın tesellisi mi? Yoksa sadece kendim mi?
Mezun olduktan sonra Ankara’da bir psikolojik danışmanlık merkezinde işe başladım. Kendi ayaklarım üzerinde durmaya çalışıyordum ama ailemin gölgesi hep üzerimdeydi. Annem hâlâ her hafta arar, babamdan şikayet ederdi. Babam ise emekli olduktan sonra daha da içine kapanmıştı; bana ulaşmaya çalışıyor ama her konuşmamızda annemi suçlamadan edemiyordu.
Bir gün işten eve dönerken telefonum çaldı. Annem ağlıyordu:
“Kızım, baban evi terk etti… Ne yapacağım ben şimdi?”
O an içimde bir öfke patladı. Yıllardır onların arasında sıkışıp kalmıştım ve artık dayanacak gücüm kalmamıştı.
“Anne, ben senin psikoloğun değilim! Yeter artık! Kendi hayatımı yaşamak istiyorum!”
Annem telefonda sustu. Sonra hıçkırıklarını duydum ve kapattı.
O gece sabaha kadar ağladım. Vicdan azabı, öfke ve çaresizlik birbirine karıştı. Kendimi suçladım: Belki de annemi yalnız bırakmamalıydım… Ama sonra düşündüm: Ben ne zamana kadar onların yükünü taşıyacaktım? Kendi hayatımı ne zaman yaşayacaktım?
Bir hafta boyunca annemden haber alamadım. Sonunda dayanamayıp aradım:
“Anne, nasılsın?”
Sesi yorgundu: “İyiyim kızım… Düşündüm de… Belki de seni çok yordum.”
İlk defa annemin sesinde bir pişmanlık duydum. Ama bu pişmanlık bana huzur vermedi; sadece daha fazla acı verdi.
Babam ise birkaç gün sonra aradı:
“Kızım, annenle konuşmuyorum artık. Sen nasılsın?”
İlk defa bana kendimi sorduğunu fark ettim ama cevabını bilmiyordum.
Yıllar geçti. Şimdi otuzuma yaklaşırken hâlâ o çocuk gibi hissediyorum bazen; iki ateş arasında kalmış, kendi sesini duyamayan bir çocuk… Ama artık biliyorum ki, kendi hayatımı kurmak için önce onların yükünü bırakmam gerekiyor.
Geçenlerde psikolojik danışmanlık merkezinde genç bir kız geldi; gözleri dolu dolu:
“Ailem hep kavga ediyor… İkisi de beni kendi tarafına çekmeye çalışıyor…”
Onun hikayesini dinlerken kendi çocukluğumu gördüm. Ona şöyle dedim:
“Senin görevin onların savaşını çözmek değil; kendi hayatını kurmak.”
Bunu ona söylerken aslında kendime de söylüyordum.
Şimdi size soruyorum: Hiç ailenizin yükünü sırtınızda hissettiniz mi? Kendi hayatınızı yaşamak için neleri feda ettiniz? Yoksa hâlâ başkalarının savaşında bir silah mısınız?