Sessiz Çığlıklar: Anneme Duyuramadığım Sözler

“Biliyorum beni duyuyorsun, anne…”

Bu cümleyi fısıldarken, hastane odasının soğuk duvarları yankılandı sanki. Annemin gözleri kapalıydı, ama ben yine de konuşmaya devam ettim. Ellerini tutarken, çocukluğumdan beri içimde biriken her şeyi anlatmak istedim. Ama kelimeler boğazımda düğümlendi, gözyaşlarım yanaklarıma süzüldü.

O an, yıllardır konuşmadığımız her şeyin ağırlığı üzerime çöktü. Annemle aramızda hep bir mesafe vardı. Babamın vefatından sonra, evimizde sessizlik hâkim olmuştu. Annem, acısını içine gömmüş, bana ise güçlü olmam gerektiğini söylemişti. Ama ben güçlü değildim. O zamanlar altı yaşındaydım ve tek istediğim annemin sarılmasıydı.

Bir gece, babamın ölümünden birkaç hafta sonra, annem odama geldi. “Uyuyor musun, Elif?” diye sordu. Uyuyormuş gibi yaptım, çünkü onun ağladığını duymak istemiyordum. O gece annemin yanımda oturup saçlarımı okşamasını bekledim, ama o sadece kapının önünde durdu ve sessizce ağladı. O günden sonra aramızda görünmez bir duvar örüldü.

Yıllar geçti. Annemle konuşmalarımız kısa ve yüzeyseldi. Okuldan geldiğimde “Nasıldı?” diye sorar, ben de “İyiydi” derdim. O ise hemen mutfağa geçerdi. Bir gün cesaretimi topladım ve “Anne, neden hiç sarılmıyorsun bana?” diye sordum. Yüzüme baktı, gözlerinde bir anlığına bir şeyler belirdi ama hemen kayboldu. “Büyüdün artık,” dedi sadece. O an içimde bir şeyler koptu.

Liseye başladığımda, annemle aramızdaki mesafe daha da arttı. Arkadaşlarım anneleriyle alışverişe giderken, ben evde yalnız kalırdım. Bir gün, en yakın arkadaşım Derya’nın annesiyle birlikte alışverişe gitmelerini izlerken içimde tarifsiz bir kıskançlık hissettim. Eve döndüğümde anneme bağırdım: “Neden hiç benimle ilgilenmiyorsun? Ben senin kızın değil miyim?” Annem bir an sustu, sonra gözlerini kaçırarak “Senin iyiliğin için,” dedi. O günden sonra ona karşı daha da kapandım.

Üniversiteyi başka bir şehirde kazandığımda, annem beni uğurlarken gözlerinde yaşlar vardı ama yine de bana sarılmadı. Otobüse binerken arkamdan bakışını hissettim ama dönüp bakmadım. O şehirde yeni bir hayat kurmaya çalıştım ama içimde hep bir boşluk vardı.

Yıllar sonra İstanbul’a döndüğümde annemi yaşlanmış buldum. Saçları beyazlamış, elleri titriyordu. Ama hâlâ duvarlarını yıkmamıştı. Bir gün mutfakta çay demlerken ona yaklaştım: “Anne, geçmişte sana çok kızdım biliyor musun?” dedim. Yüzüme baktı, gözlerinde yine o tanıdık hüzün vardı. “Biliyorum,” dedi sadece.

O gün annemle ilk defa uzun uzun konuştuk. Babamın ölümünden sonra yaşadığı acıyı, bana yansıtmak istemediğini anlattı. “Sana güçlü olmayı öğretmek istedim,” dedi. Ama ben sadece onun sevgisini istemiştim.

Tam her şeyi yoluna koyduğumuzu düşünürken annem hastalandı. Doktorlar kanser olduğunu söylediğinde dünyam başıma yıkıldı. Hastanede ona bakarken çocukluğum aklıma geldi; o geceyi, kapının önünde ağladığı anı…

Bir gece hastane odasında başucunda otururken içimdeki tüm kırgınlıkları anlatmak istedim:

“Anne, ben hep seni sevdim ama bunu sana söyleyemedim… Neden bu kadar zor oldu aramızdaki sevgi? Neden birbirimize sarılmak bu kadar imkânsızdı?”

Annemin gözleri kapalıydı ama elimi sıktı hafifçe. Sanki her şeyi duymuş gibi…

O an anladım ki, bazen kelimeler gereksizdir; bazen bir dokunuş her şeyi anlatır.

Ama yine de içimde bir pişmanlık kaldı: Keşke daha önce konuşsaydık, keşke birbirimize daha çok sarılsaydık…

Şimdi annemi kaybettikten sonra düşünüyorum: Türkiye’de kaç ailede böyle sessizlikler var? Kaç çocuk annesine ya da babasına duygularını anlatamadan büyüyor? Biz neden duygularımızı saklamayı öğreniyoruz?

Belki de en büyük cesaret, sevdiklerimize zamanında “Seni seviyorum” diyebilmekte… Sizce de öyle değil mi? Yoksa siz de benim gibi geç mi kaldınız?