Bir Torba Umut: Kasia ve Wojtek’in Hikayesi
— Yeter artık, Wojtek! Bir kez olsun yardım etmeni istiyorum, bu kadar zor mu? dedim, sesim titreyerek. Ellerimdeki poşetler neredeyse yere düşecekti. O ise, marketin önünde, sigarasını sonuna kadar çekip bana öylece baktı. Gözlerinde alışık olduğum o soğukluk vardı. Sanki ben onun eşi değil de, hayatına zorla dahil olmuş bir yabancıydım.
Ben Kasia. Aslında adım Kader, ama herkes bana Kasia der. Annem Polonya hayranıydı, ismimi oradan esinlenerek koymuş. 32 yaşındayım, İstanbul’un kalabalığında kaybolmuş bir ev kadınıyım. Wojtek ise gerçek adıyla Volkan. Ama o da kendine Wojtek dedirtmeyi seviyor, nedense. Belki de kendi kimliğinden kaçmak için…
O gün markette yaşadıklarımız sıradan bir tartışma gibi görünebilir dışarıdan. Ama bizim için her şeyin özeti gibiydi. Ben alışverişi yaparken o hep kenarda durur, kasada ödeme yaparken bile telefonuyla oynar, sonra da dışarı çıkar sigara içerdi. O gün de farklı olmadı. Poşetleri taşımamı bile istemedi. Sanki ben onun yüküydüm.
— Kader, abartıyorsun. Her seferinde aynı şeyi yapıyorsun, dedi umursamazca.
— Abartmıyorum! Sadece biraz destek istiyorum senden. Birlikte yaşıyoruz, birlikte mücadele ediyoruz sanıyordum…
Cevap vermedi. Sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi ve arkasını dönüp yürümeye başladı. Ben ise iki elimde ağır poşetlerle arkasından bakakaldım. İçimde bir şeyler kırıldı o an. İnsan bazen en çok sevdiği tarafından en çok incitiliyor ya…
Eve dönerken yol boyunca sustuk. Arabada sadece radyodan gelen eski bir Sezen Aksu şarkısı vardı. “Gidemem, daha yolun başındayım…” diyordu Sezen. Ben ise yolun sonuna gelmiş gibiydim.
Eve vardığımızda annem aradı. Her zamanki gibi sesimden bir şeylerin ters gittiğini anladı.
— Kızım, iyi misin? dedi endişeyle.
— İyiyim anne, sadece biraz yorgunum, dedim yalan söyleyerek.
Ama anneler bilir…
Volkan salona geçip televizyonu açtı. Ben mutfakta poşetleri boşaltırken gözlerim doldu. Buzdolabının kapağını açıp kapatırken içimdeki öfkeyi bastırmaya çalıştım. O sırada küçük kızımız Elif geldi yanımıza.
— Anne, babam neden hep sinirli? diye sordu masumca.
Ne diyebilirdim ki? Çocuklar her şeyi hissediyor ama anlamlandıramıyorlar.
— Bazen büyükler de yorulur kızım, dedim ve onu kucağıma aldım.
O gece yemek masasında yine sessizlik vardı. Elif’in anlattığı okul hikayeleri bile havada asılı kaldı. Volkan’ın gözleri ekranda, aklı başka yerdeydi.
Yemekten sonra bulaşıkları yıkarken kendi kendime konuşmaya başladım:
— Neden bu kadar yalnız hissediyorum? Aynı evde iki yabancı gibi yaşamak bu mudur evlilik?
Birden kapının çalmasıyla irkildim. Kapıyı açtığımda komşumuz Ayşe abla elinde bir tabak börekle gülümsüyordu.
— Kaderciğim, iyi misin? Yüzün solgun görünüyor.
Bir an dayanamadım ve gözyaşlarım süzüldü yanaklarımdan. Ayşe abla beni mutfağa çekti, sandalyeye oturttu.
— Anlat kızım, içini dök bana…
Ona her şeyi anlattım; Volkan’ın ilgisizliğini, evdeki sessizliği, taşıdığım yükleri… Ayşe abla başımı okşadı:
— Erkekler bazen anlamaz kızım. Ama sen de kendini ezdirme. Konuş onunla, ne hissediyorsan açıkça söyle.
O gece Elif’i yatırdıktan sonra salona geçtim. Volkan hâlâ televizyon izliyordu.
— Volkan, konuşmamız lazım, dedim kararlı bir sesle.
Başını kaldırıp bana baktı.
— Yine mi kavga edeceğiz?
— Hayır, kavga etmeyeceğiz. Sadece dinlemeni istiyorum.
Derin bir nefes aldım ve içimde biriktirdiğim her şeyi döktüm:
— Ben bu evde yalnız hissediyorum. Seninle konuşamıyorum, paylaşamıyorum. Her şeyin yükü üzerimdeymiş gibi geliyor bana. Sadece biraz destek istiyorum senden; bir poşet taşımak bile olsa…
Volkan önce sustu. Sonra gözlerini kaçırarak mırıldandı:
— Ben de yoruldum Kader… İşte sorunlar var, patron baskı yapıyor… Bazen eve gelince hiçbir şey yapmak istemiyorum.
İlk defa böyle açık konuştuğunu gördüm. O an anladım ki; sadece ben değil, o da kendi içinde savaşıyormuş.
Ama yine de…
— Peki ya ben? Benim yorgunluğum ne olacak? dedim gözlerim dolarak.
O gece uzun uzun konuştuk. İlk defa birbirimizi gerçekten dinledik belki de… Ama sorunlarımız bir gecede çözülmedi tabii ki.
Ertesi sabah Volkan mutfağa geldiğinde elinde bir fincan çay vardı.
— Sana çay yaptım, dedi utangaçça gülümseyerek.
Küçük bir adım belki ama benim için çok şey ifade ediyordu.
Hayat bazen bir poşet kadar ağır olabiliyor; bazen ise küçük bir fincan çay kadar hafifleyebiliyor insanın yükü…
Şimdi düşünüyorum da; sizce evlilikte asıl mesele ne? Birbirimizi anlamak mı, yoksa birlikte susmayı öğrenmek mi?