Ağırlıksız Bir Yük: Bir Türk Gencinin Görünmeyen Savaşı
“Oğlum, yine mi suratın asık? İnsan biraz neşeli olur sabah sabah!” Annemin sesi, mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağına bakarken, içimdeki ağırlığı anlatacak kelime bulamıyordum. Babam gazeteyi katlayıp bana baktı: “Bak, Emre’nin oğlu mühendis olmuş, Almanya’ya gitmiş. Sen hâlâ iş arıyorsun.”
O an, boğazımda bir düğüm oluştu. Her sabah aynı sahne: Annem umutla gözlerime bakar, babam ise hayal kırıklığını gizleyemezdi. Dışarıdan bakınca, herkes beni örnek çocuk sanırdı. Üniversiteyi dereceyle bitirmiştim, boyum posum yerinde, giydiğim gömlekler ütülü, ayakkabılarım parıl parıl. Ama kimse içimdeki savaşı göremiyordu.
İstanbul’un kalabalığında kaybolmak kolaydı. Her sabah Beşiktaş’ta küçük bir kafede kahvemi içerken, insanları izlerdim. Herkesin bir telaşı vardı; kimisi işe yetişmeye çalışıyor, kimisi sevgilisine mesaj atıyordu. Ben ise sadece nefes almaya çalışıyordum. İçimdeki boşluk büyüdükçe büyüyordu.
Bir gün, üniversiteden arkadaşım Burak’la karşılaştım. “Ne haber Kaan? Yüzün solgun, iyi misin?” dedi. Gülümsemeye çalıştım: “İyiyim ya, biraz yorgunum.” O an gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Erkek adam ağlamazdı, öyle öğretmişlerdi bize.
Akşam eve döndüğümde annem sofrayı hazırlamıştı. “Bugün iş görüşmen vardı, nasıl geçti?” diye sordu. Yalan söyledim: “Güzel geçti anneciğim, haber bekliyorum.” Oysa görüşmeye bile gitmemiştim. Yatağıma uzandığımda tavanı izledim. Kafamda binlerce soru: Neden bu kadar yetersiz hissediyorum? Neden herkesin beklentilerini karşılamak zorundayım?
Bir gece, babam odama geldi. “Kaan, bak oğlum… Biz senin iyiliğini istiyoruz. Ama böyle içine kapanırsan nasıl olacak bu işler?” dedi. Gözlerim doldu. “Baba, ben elimden geleni yapıyorum ama bazen… bazen çok yoruluyorum.”
Babam sustu. İlk defa gözlerinde endişe gördüm. “Bak oğlum, bizim zamanımızda böyle şeyler yoktu. Herkes çalışırdı, şikayet etmezdi.”
İşte tam da buydu sorun: Kimse duygularımızı konuşmazdı bu evde. Annem de babam da kendi acılarını yutmuştu yıllarca. Ben de yutuyordum ama artık boğuluyordum.
Bir gün cesaretimi topladım ve psikoloğa gitmeye karar verdim. Randevu aldım ama anneme söyleyemedim. “Arkadaşlarla buluşacağım” dedim çıkarken. Psikoloğun odasında ilk defa içimi döktüm:
“Her şey yolunda gibi görünüyor ama içimde büyük bir boşluk var. Sanki herkes benden bir şey bekliyor ve ben asla yetemiyorum.”
Psikolog başını salladı: “Kaan, bu hissettiğin şey çok yaygın ama çoğu insan konuşmaktan çekiniyor. Senin yaşadığın şey depresyon olabilir.”
O kelimeyi duymak bile utandırdı beni. Depresyon… Bizim mahallede kimse böyle şeylerden bahsetmezdi. Hatta dalga geçerlerdi: “Aman canım, ne depresyonu? Git çalış geçer!”
Ama geçmiyordu işte…
Bir akşam Burak’la sahilde yürürken ona her şeyi anlattım. “Burak, ben iyi değilim galiba… İçimde bir ağırlık var, ne yapsam geçmiyor.”
Burak sustu, sonra omzuma dokundu: “Kaan, ben de bir dönem böyle hissettim. Kimseye anlatamadım. Ama konuşmak iyi geliyor.”
O gece eve döndüğümde annem beni kapıda karşıladı: “Nerede kaldın oğlum? Merak ettik.” Gözlerine baktım ve ilk defa dürüst oldum:
“Anne… Ben iyi değilim galiba.”
Annem şaşırdı, ne diyeceğini bilemedi. Sonra sarıldı bana: “Oğlum… Biz senin üzülmeni istemeyiz ki…”
O an ağladım. Yıllardır tuttuğum gözyaşlarımı bıraktım gitsin.
Ertesi gün babamla uzun uzun konuştuk. Ona da anlattım her şeyi. Başta anlamadı ama sonra sessizce dinledi.
Günler geçtikçe ailemle daha çok konuşmaya başladık. Annem de babam da kendi gençliklerinde yaşadıkları zorlukları anlattı bana. Meğer onlar da zamanında yalnız hissetmişler.
İş bulmak kolay olmadı ama artık kendimi suçlamıyordum. Psikoloğa gitmeye devam ettim, Burak’la sık sık buluştuk. Hayat hâlâ zor ama artık yalnız olmadığımı biliyorum.
Bazen düşünüyorum: Acaba kaç kişi daha benim gibi görünmeyen bir yük taşıyor? Kaçımız ailemize ya da arkadaşlarımıza gerçekten içimizi açabiliyoruz? Siz hiç içinizdeki ağırlığı paylaşabildiniz mi?