Bir Annemin Sessiz Çığlığı: “Her Şey Güzel Olacak, Oğlum”
“Kalk oğlum, işe geç kalacaksın!” Annemin sesi, sabahın kör karanlığında evin duvarlarında yankılandı. Gözlerimi ovuştururken, içimde bir huzursuzluk vardı. Yine mi aynı tartışmalar, yine mi aynı yorgunluk? “Anne, beş dakika daha…” dedim, ama onun sesi bu kez daha titrek geldi: “Kalk Krzysztof… Pardon, Kadir… Oğlum, lütfen.”
İşte o an, annemin bana çocukluğumdan beri taktığı eski ismiyle seslenmesi içimi burktu. Babam Polonya’dan göç ettiğinde, annemle evlenmişti. Ama babam öldükten sonra, annemle ben İstanbul’un arka sokaklarında yalnız kalmıştık. Annem hâlâ eski alışkanlıklarını bırakmamıştı; bana bazen eski ismimle seslenir, bazen de Türkçe’ye dönerdi. Ama artık bu şehirde Kadir’dim ben. Herkes beni böyle tanırdı.
O gün işe geç kaldım. Patronum, “Kadir, yine mi geç kaldın? Bak oğlum, bu son uyarım!” diye bağırdı. İçimde bir öfke kabardı ama sustum. Çünkü eve ekmek götürmek zorundaydım. Annem yaşlandıkça daha da içine kapanmıştı. Komşularla konuşmaz, markete bile gitmek istemezdi. “Her şey pahalı oğlum, paramız yetmiyor,” derdi hep.
Bir akşam eve döndüğümde annemi mutfakta ağlarken buldum. Elinde eski bir fotoğraf vardı; babamın gençliğinden kalma bir kare. “Kadir, ben artık yoruldum,” dedi sessizce. “Bu şehir beni boğuyor.”
O an içimde bir şeyler koptu. “Anne, neden hep geçmişte yaşıyorsun? Babam öldü gitti! Biz buradayız, hayattayız!” diye bağırdım. Annem gözyaşlarını sildi, bana baktı: “Sen de mi beni anlamıyorsun oğlum?”
O gece uyuyamadım. Annemin yalnızlığına mı üzülsem, kendi çaresizliğime mi? Ertesi gün işten erken çıktım. Eve dönerken cebimdeki son parayla anneme bir çiçek aldım. Kapıyı açtığımda annem salonda oturuyordu; televizyon açıktı ama gözleri ekrana bakmıyordu.
“Anne, sana çiçek aldım,” dedim. Gülümsedi ama gözlerinde o eski ışık yoktu. “Kadir, ben artık yaşlandım. Senin de hayatını mahvetmek istemiyorum.”
Birden içimdeki öfke patladı: “Anne! Senin yüzünden hiçbir yere gidemiyorum! Arkadaşlarım yurt dışına gitti, evlendi, çocuk sahibi oldu! Ben ise burada seninle kaldım!”
Annem sessizce başını eğdi. “Biliyorum oğlum… Ama ben de yalnız kaldım. Kimsem yok.”
O an sustum. Annemin ellerini tuttum; elleri buz gibiydi. “Anne… Özür dilerim,” dedim fısıltıyla.
Günler böyle geçip gitti. Bir sabah annem hastalandı; ateşi vardı, halsizdi. Hastaneye götürdüm ama doktorlar “Yaşlılık işte,” dediler. Eve döndüğümüzde annem yatağına uzandı ve bana döndü: “Kadir… Her şey güzel olacak oğlum… Söz veriyorum.”
O gece başucunda oturdum. Annem uyurken elini tuttum ve çocukluğumu düşündüm; babamın gidişi, annemin gözyaşları… Ve şimdi ben de aynı yalnızlığın içinde kayboluyordum.
Bir sabah telefonum çaldı; işten arıyorlardı. Patronumun sesi öfkeliydi: “Kadir, bugün de gelmezsen işine son veririm!” Anneme baktım; ateşi hâlâ düşmemişti. İşe gitsem annemi yalnız bırakacaktım; gitmesem işimi kaybedecektim.
O an karar verdim: “İşimden olsam da fark etmez,” dedim kendi kendime ve annemin başında kaldım.
İki gün sonra patronum aradı: “Kadir, artık gelme,” dedi soğuk bir sesle.
İşsizdim artık. Evdeki para tükeniyordu. Komşulara borç istemeye utandım; annem ise her gün daha da sessizleşiyordu.
Bir akşam annem bana döndü: “Kadir… Ben ölürsem ne yapacaksın?”
Gözlerim doldu: “Anne… Sen olmadan ben ne yaparım?”
O gece uzun uzun konuştuk; geçmişimizi, babamı, İstanbul’a gelişimizi… Annem bana ilk kez babamın ölümünden sonra yaşadığı acıları anlattı: “Kimseye anlatamadım oğlum… Herkes güçlü olmamı bekledi.”
Sabaha karşı annem uyuyakaldı. Ben ise pencerenin önünde oturup İstanbul’un ışıklarına baktım.
Ertesi sabah annemi uyandıramadım.
Hastaneye koştuk; doktorlar başını salladı: “Başınız sağ olsun.”
Dünya başıma yıkıldı o an.
Cenazede komşular geldi; herkes başsağlığı diledi ama kimse annemin gerçek yalnızlığını bilmiyordu.
Şimdi evde tek başıma oturuyorum. Annemin eski telefonunu elime aldım; hâlâ tuşları silinmemişti.
“Her şey güzel olacak oğlum…”
Peki ya gerçekten her şey güzel olur mu? Yalnızlıkla baş edebilir miyim? Siz olsanız ne yapardınız?