Telefonun Diğer Ucunda Bir Yabancı: Bir Anne ve Kızının Sessiz Çığlığı

“Alo? Elif, kızım… Nasılsın?”

Telefonun diğer ucunda kısa bir sessizlik. Sonra, yorgun bir ses: “İyiyim anne. İşte, yine geç kaldım. Ne oldu?”

Her seferinde bu cümleyle başlıyor konuşmalarımız. Sanki ben aramasam, haftalarca sesini duymayacağım. Oysa Elif benim tek evladım. Cemal’le yıllarca dişimizi tırnağımıza takıp onu okutmak için çalıştık. Şimdi İstanbul’da büyük bir şirkette çalışıyor, ama bana hâlâ o ilkokulda saçlarını iki yandan ördüğüm küçük kız gibi geliyor.

Ama artık aramızda görünmez bir duvar var. Her konuşmamızda, kelimelerimizin arasına sıkışan o soğukluk…

“Anne, bak toplantıya gireceğim. Kısa kesebilir miyiz?”

İçimden bir şeyler kopuyor. “Tabii kızım, sadece sesini duymak istedim.”

Telefon kapanınca elimde soğuk bir metal parçası kalıyor. Cemal mutfaktan sesleniyor: “Yine mi kısa sürdü?”

Başımı sallıyorum. Gözlerim doluyor ama ağlamamaya çalışıyorum. Cemal yanıma gelip elimi tutuyor: “Gülten, belki de biz fazla üstüne gidiyoruz. Kendi hayatı var artık.”

Ama ben biliyorum ki mesele bu değil. Elif’in bana ihtiyacı olduğunda hep yanındaydım. Üniversite sınavına hazırlanırken sabahlara kadar başında bekledim, ilk maaşını aldığında birlikte ağladık. Ama şimdi… Şimdi bana sadece faturalarını ödemek için arıyor gibi hissediyorum.

Bir gün, Elif’in çocukluk arkadaşı Zeynep aradı. “Teyze, Elif iyi mi? Uzun zamandır ulaşamıyorum.”

O an anladım ki sadece bana değil, herkese uzaklaşmış. O gece Cemal’le uzun uzun konuştuk.

“Cemal, biz nerede hata yaptık? Neden kızımız bize yabancılaştı?”

Cemal derin bir iç çekti: “Belki de ona fazla fedakârlık yaptık. Kendi hayatını kurarken bizimkini unuttu.”

O gece uyuyamadım. Eski fotoğraflara baktım; Elif’in gülüşü, bana sarılışı… Hepsi birer anı olmuştu.

Bir hafta sonra Elif aradı. Sesi titriyordu: “Anne… Biraz konuşabilir miyiz?”

Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. “Tabii kızım, ne oldu?”

“Anne… Çok yoruldum. İstanbul’da her şey çok zor. Kimseye güvenemiyorum. Bazen keşke yanınızda olsam diyorum ama sonra… Sonra suçluluk duyuyorum.”

O an anladım ki Elif de mutsuzdu. Ona ulaşmaya çalışırken aslında kendi acımı görmezden gelmişim.

“Elif, ne olursa olsun biz senin aileniz. Ne yaşarsan yaşa, bize anlatabilirsin.”

Uzun bir sessizlik oldu. Sonra hıçkırıklarını duydum.

“Anne… Bazen kendimi çok yalnız hissediyorum.”

O gece sabaha kadar konuştuk. Çocukluğundan, hayallerinden, korkularından… İlk defa yıllar sonra birbirimize gerçekten dokunabildik.

Ama ertesi gün yine eskiye döndü her şey. Elif’in işi yoğunlaştı, aramaları seyrekleşti. Ben ise her telefon çaldığında içimde bir umutla açıyorum ama çoğu zaman ya banka ya da reklam arıyor.

Bir gün mahalledeki komşularla otururken konu açıldı:

“Gülten abla, Elif’i hiç görmüyoruz artık. Gençler böyle işte, büyüyünce aileyi unutuyorlar.”

İçimden bağırmak geldi: “Hayır! Biz unutulacak insanlar değiliz!” Ama sustum.

Cemal’le akşam yemeğinde yine konuştuk:

“Cemal, belki de biz fazla fedakârlık yaptık. Kendi hayatımızı unuttuk onun için.”

Cemal başını eğdi: “Belki de ona fazla yük olduk.”

O gece ilk defa birbirimize sarılıp ağladık.

Bir sabah Elif aradı:

“Anne… İstanbul’dan sıkıldım. Belki İzmir’e tayin isteyeceğim.”

İçimde bir umut yeşerdi: “Kızım, istersen eve geri dön. Biz senin yanında oluruz.”

Ama Elif’in sesi kararlıydı: “Hayır anne, kendi ayaklarımın üzerinde durmak istiyorum.”

O an anladım ki Elif artık büyümüştü ve bizim ona olan sevgimiz bazen onu boğuyordu.

Yıllar geçti. Elif hâlâ İstanbul’da ama artık daha sık konuşuyoruz. Aramızdaki mesafe hâlâ var ama en azından birbirimizi anlamaya çalışıyoruz.

Bazen düşünüyorum: Bir anne olarak ne zaman bırakmalı? Ne zaman sevmek yerine özgür bırakmalı? Sizce bir anne sevgisi ne zaman fazlalaşır ve çocuğunu boğar? Yoksa hiçbir zaman mı?