Zamanın Kırık Akrep ve Yelkovanları: Bir Hayatın İçinden Geçenler

“Baba, neden bana hiç anlatmadın?” diye bağırdım, sesim Rize’nin yağmurlu akşamında eski taş sokaklarda yankılandı. Karşımda, yıllardır konuşmadığım babam Cemil Bey, elleri titreyerek tuttuğu çay bardağına bakıyordu. O an, çocukluğumun geçtiği bu kasabanın nemli havasında, zaman sanki bir anlığına durdu.

O akşam, annemin ölüm yıldönümünde, yıllardır kapalı duran saatçi dükkânının önünde buluşmuştuk. Camdan içeri baktığımda, dedemden kalma eski saatler hâlâ duvarda asılıydı; bazıları durmuş, bazıları ise zamana meydan okurcasına tik tak ediyordu. O saatlerin her biri, ailemizin geçmişinden bir sır saklıyordu sanki.

Babamla aramızdaki mesafe sadece fiziksel değildi; yıllardır konuşmadığımız konular, söylenmemiş sözler ve içimize attığımız acılar vardı aramızda. Annem öldükten sonra babam içine kapanmış, ben ise İstanbul’a kaçmıştım. Şimdi ise, annemin mezarını ziyaret etmek için döndüğüm bu kasabada, geçmişin hayaletleriyle yüzleşmek zorundaydım.

Babam sessizliğini bozdu: “Oğlum, bazı şeyleri anlatmak kolay değil. Herkesin taşıdığı bir yük var.”

İçimde biriken öfkeyi bastıramadım: “Ama ben o yükün altında ezildim baba! Annemin neden öldüğünü, senin neden hep sustuğunu hiç anlamadım!”

Babam gözlerini kaçırdı. Yağmur camlara vururken, dükkânın içindeki eski saatlerin sesi daha da belirginleşti. O an anladım ki, zaman sadece ileriye gitmiyor; bazen geçmişte takılıp kalıyor insan.

Çocukken dedemle bu dükkânda saat tamir ederdik. Dedem bana hep şöyle derdi: “Zamanı geri alamazsın ama bazen kırık bir saati tamir etmek, geçmişi onarmak gibidir.” O zamanlar anlamazdım bu sözün ağırlığını. Şimdi ise her tik takta annemin sesi kulağımda yankılanıyordu.

Babam derin bir nefes aldı ve cebinden eski bir mektup çıkardı. “Bunu yıllardır saklıyorum,” dedi. “Annenin sana yazdığı ama göndermeye cesaret edemediği mektup.”

Ellerim titreyerek mektubu açtım. Annemin el yazısı hâlâ tanıdıktı; harfler biraz eğri büğrü ama sıcak ve samimi. Mektupta şunlar yazıyordu:

“Sevgili oğlum Baran,
Hayat bazen insanı hiç istemediği yerlere sürükler. Senin için en iyisini isterken bazen yanlış kararlar verdik. Babanla arandaki mesafeyi biliyorum ve bu beni çok üzüyor. Ama bil ki seni her zaman çok sevdik. Eğer bir gün bu mektubu okursan, lütfen bizi affet.”

Gözyaşlarım yanaklarımdan süzüldü. Babama döndüm: “Neden şimdi?”

Babam gözleri dolu dolu bana baktı: “Çünkü artık zamanı geldi oğlum. Çünkü ben de affedilmek istiyorum.”

O gece saatçi dükkânında sabaha kadar konuştuk. Babam bana annemin hastalığını yıllarca sakladığını, onun isteğiyle bunu yaptığını anlattı. Annem son zamanlarında hep benim mutlu olmamı istemişti; bu yüzden İstanbul’a gitmemi teşvik etmişti. Babam ise annemi kaybettikten sonra kendini suçlamış ve bana yaklaşamamıştı.

Sabah olduğunda, kasabanın üstüne ince bir sis çökmüştü. Babamla birlikte annemin mezarına gittik. Elimde annemin mektubu vardı. Mezar taşına dokunurken içimde bir huzur hissettim; sanki yıllardır taşıdığım yük biraz hafiflemişti.

Dönüş yolunda babama döndüm: “Baba, zamanı geri alamayız ama belki bundan sonrası için bir şeyler yapabiliriz.”

Babam başını salladı: “Geçmişin yaralarını sarmak kolay değil oğlum ama denemeye değer.”

İstanbul’a döndüğümde, hayatımda ilk defa geçmişimle barışmaya başladığımı hissettim. Herkesin içinde sakladığı acılar, pişmanlıklar ve sırlar var. Ama bazen en büyük cesaret, sevdiklerimizle yüzleşmek ve affetmekte yatıyor.

Şimdi size soruyorum: Siz hiç geçmişinizle yüzleşmekten korktunuz mu? Zamanı geri almak mümkün olsaydı, hangi anınızı değiştirmek isterdiniz?