Anne Kız Arasında Sessiz Bir Uçurum: “Anne, Neden Hiç Sarılmadın Bana?”

“Anne, neden hiç sarılmadın bana?”

Kızımın sesi mutfağın sessizliğinde yankılandı. O an elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse düşürüyordum. Gözlerimi kaçırdım, sanki bakarsam gözlerindeki o derin boşluk beni içine çekecekmiş gibi. Yıllardır içimde sakladığım, adını bile koyamadığım bir suçluluk duygusu, o an boğazıma düğümlendi.

Ayşe, otuz iki yaşında, iki çocuk annesi. Ben ise altmış üçümdeyim. Hayatım boyunca hep güçlü olmam gerektiğini düşündüm. Annem bana hiç sarılmazdı, babam ise zaten evde yoktu. Bizim evde duygular konuşulmazdı; sevinç de, keder de sessizce yaşanırdı. Annem, “Ağlama, kimseye yük olma,” derdi. Ben de öyle öğrendim: Duygularını gösterirsen zayıf olursun.

Ama şimdi, kızım karşımda oturuyor ve gözlerinde yılların biriktirdiği bir soru var. Sanki bütün çocukluğunu, gençliğini ve anneliğini bu sorunun cevabına bağlamış gibi.

“Bilmiyorum,” dedim kısık bir sesle. “Hiç düşünmemiştim.”

Ayşe başını eğdi. “Ben çocukken hep bekledim biliyor musun? Okuldan gelince sarılmanı, saçımı okşamanı… Hatta bazen hasta olduğumda bile sadece başımı okşardın, ama hiç kollarını açıp sarmadın beni.”

O an içimde bir şeyler kırıldı. Yıllarca çalıştım; sabahları pazara koştum, akşamları yemek yaptım, evi temizledim. Eşimle kavga etmemek için susmayı öğrendim. Ayşe’nin babası sert adamdı; sevgisini göstermezdi. Ben de ona benzememek için uğraştım sanıyordum ama demek ki farkında olmadan aynısını yapmışım.

Bir gün Ayşe ilkokuldan ağlayarak gelmişti. “Anne, Zeynep’in annesi onu okuldan alınca sarıldı,” demişti. O an ne diyeceğimi bilememiştim. “Biz öyle değiliz kızım,” demiştim sadece. Şimdi düşünüyorum da, o küçücük kalbiyle ne kadar yalnız hissetmiş olmalı.

Ayşe’nin sesiyle kendime geldim: “Biliyor musun anne, ben şimdi çocuklarıma her gün sarılıyorum. Bazen korkuyorum; ya fazla gelirsem diye… Ama yine de yapıyorum. Çünkü içimde bir boşluk var ve onların da aynı boşluğu hissetmesini istemiyorum.”

Gözlerim doldu. “Kızım, ben bilmiyordum nasıl yapılır… Annem bana hiç sarılmadı ki. Ben de öğrenemedim. Sadece iyi bir anne olmaya çalıştım; yemeğin olsun, üstün başın temiz olsun… Ama demek ki yetmemiş.”

Ayşe gözlerini bana dikti: “Anne, iyi bir anne oldun. Hiçbir zaman aç bırakmadın beni, üşütmedin. Ama bazen insanın içi üşüyor ya… Onu ısıtmak için sadece bir sarılma yetiyor.”

O an yıllardır içimde tuttuğum gözyaşlarımı tutamadım. Ağladım; sessizce, utana utana… Ayşe kalktı yanıma geldi ve ilk defa bana sarıldı. O kucakta yılların özlemi vardı; çocukluğunun, gençliğinin ve anneliğinin eksik kalan parçaları birleşiyordu sanki.

“Affet beni,” dedim fısıltıyla.

“Affedilecek bir şey yok anne,” dedi Ayşe. “Sadece bilmek istedim.”

O gece uyuyamadım. Kafamda annemi düşündüm; onun da annesi ona hiç sarılmamıştı belki de… Bizim ailede sevgi sessizdi; gösterilmezdi, konuşulmazdı. Sanki sevgi gösterirsek başımıza kötü bir şey gelecekmiş gibi korkardık.

Ertesi sabah kahvaltıda Ayşe’ye baktım. “Kızım,” dedim, “Senin çocuklarına sarıldığını görmek bana umut veriyor. Belki de bu zinciri sen kıracaksın.”

Ayşe gülümsedi: “Kırmaya çalışıyorum anne.”

O günden sonra ben de değişmeye çalıştım. Torunlarımı her gördüğümde kucakladım; onlara masallar anlattım, saçlarını okşadım. Ayşe’ye de arada sarıldım; başta garip geldi ama sonra içimde bir sıcaklık hissettim.

Ama hâlâ içimde bir yara var: Acaba Ayşe’nin çocukluğunu geri verebilir miydim? Onun içindeki o boşluğu doldurabilir miydim?

Şimdi size soruyorum: Sevgi göstermeyi öğrenmek için çok mu geç? Annelerimizden öğrendiğimiz kalıpları kırmak mümkün mü? Yoksa bazı yaralar hep içimizde mi kalır?