Bir Haftada Yıkılan Hayaller: Evlilikten Boşanmaya Uzanan Kısa Yolculuğum
“Sen delirdin mi, Emir? Ne boşanması?!” diye bağırdım, elimdeki gelin çiçeği yere düştü, kırık beyaz kurumuş güller halının üstünde dağıldı. Annem mutfaktan fırladı, gözleri kocaman açılmış, “Ne oluyor burada?” dedi. Emir ise, sanki hiçbir şey olmamış gibi koltukta oturuyor, telefonuna bakıyordu. Bir haftadır evliyiz. Sadece bir hafta! Düğünümüzün videosu hâlâ WhatsApp gruplarında dönüyor, komşular hâlâ tebrik için arıyor. Ama Emir’in sesi buz gibi: “Yanlış yaptık, Zeynep. Hatalıydı. Daha fazla uzatmanın anlamı yok.”
O an içimde bir şey koptu. Annem bana baktı, gözlerinde hem öfke hem korku vardı. “Kızım, ne diyorsun sen? Daha dün balayından geldiniz!” Babam ise salona girdiğinde yüzü kıpkırmızıydı. “Bu evde boşanma lafı edilmez!” dedi tok bir sesle. Ama Emir’in gözlerinde ne pişmanlık ne de üzüntü vardı. Sadece bıkkınlık…
O gece sabaha kadar ağladım. Annem kapımda nöbet tuttu, babam ise odasına çekildi, belli ki utancından kimseyle konuşmak istemiyordu. Emir ise salonda uyudu, sabah erkenden çıkıp gitti. Telefonuma bakmaya korkuyordum; arkadaşlarımın mesajları, kuzenlerimin esprileri… Hepsi bir anda boğazıma düğümlendi.
Düğünümüzü hatırladım: O kadar insanın önünde birbirimize söz vermiştik. Annem gözyaşları içinde beni uğurlamıştı. Babam ilk defa sarılmıştı bana, “Kızım, mutlu ol yeter” demişti. Şimdi ise bir hafta sonra boşanma lafı… Nasıl anlatacaktım herkese? Mahallede ne derlerdi? Akrabalar, komşular…
Emir’le ilk tanıştığımız günü düşündüm. Üniversitede aynı sınıftaydık. Sessiz, içine kapanık biriydi ama bana karşı hep nazikti. Mezun olduktan sonra ailelerimiz tanıştı, nişanlandık. Her şey olması gerektiği gibiydi; ya da ben öyle sanıyordum. Düğün hazırlıkları sırasında aramızda ufak tefek tartışmalar olmuştu ama herkes olur diyordu. “Evlilik böyle başlar,” demişti annem.
Ama balayında her şey değişti. Emir sürekli telefonuyla ilgileniyor, benimle konuşmuyor, hatta bazen bana yabancı gibi davranıyordu. Bir gece otelde tartıştık; bana “Yanlış yaptık,” dedi. O an anlamak istemedim. Belki de korktum…
Şimdi ise gerçek yüzüme çarpmıştı. Sabah Emir eve döndüğünde annem kapıyı açmadı. Ben ise odadan çıkmadım. Babam ise gazeteye gömülmüş, hiçbir şey duymak istemiyordu. Sonunda Emir kapının önünde bağırdı: “Zeynep! Lütfen konuşalım!”
Kapıyı açtım, gözlerim şişmişti. “Ne konuşacağız Emir? Herkesin önünde rezil olduk! Bir haftada ne değişti?”
Emir başını eğdi: “Bilmiyorum… Belki de seni gerçekten hiç tanımadım. Belki de ben evliliğe hazır değildim.”
“Bunu şimdi mi anladın?” dedim hıçkırarak. “Bunca insanın önünde söz verdik! Ailelerimiz… Ben…”
Emir sessiz kaldı. Sonra cebinden alyansını çıkardı, avucuma bıraktı: “Kendini daha fazla üzme Zeynep.”
O an içimde bir öfke patladı: “Senin için her şey bu kadar kolay mı? Benim hayatım ne olacak? İnsanlar ne diyecek?”
Emir cevap vermedi, arkasını dönüp gitti.
O gün annem yanıma geldi, saçımı okşadı: “Kızım, hayat bazen böyle acımasız olur. Ama sen güçlüsün.” Babam ise akşam yemeğinde tek kelime etmedi.
Ertesi gün mahallede dedikodular başladı bile. Komşumuz Ayşe Teyze kapının önünde anneme fısıldadı: “Ne oldu kızınıza? Emir’i sabah yalnız gördüm…” Annem cevap veremedi, gözleri doldu.
Bir hafta boyunca evden çıkmadım. Arkadaşlarım aradı, mesaj attı ama hiçbirine cevap veremedim. Utanç içindeydim; sanki herkes bana bakıyor, parmakla gösteriyordu.
Bir akşam babam yanıma geldi, ilk defa gözlerinde yaş gördüm: “Kızım… Sana kıyamam ama insanlar konuşacak diye de hayatını mahvetme.”
O an anladım ki asıl mücadelem şimdi başlıyordu. Boşanmak kolaydı belki ama toplumun yargısı daha ağırdı. Annem her gün ağladı; babam ise içine kapandı.
Boşanma işlemleri başladığında adliyede herkes bize bakıyordu sanki. Hakim sordu: “Evliliğinizi kurtarmak için bir şans daha vermek ister misiniz?” Emir başını salladı: “Hayır.” Ben ise gözyaşlarımı tutamadım.
Boşandık… Sadece yedi gün sonra.
Eve döndüğümde annem sarıldı bana: “Sen benim en değerli kızımsın.” Babam ise ilk defa bana gülümsedi: “Hayat devam ediyor.”
Ama ben içimdeki boşluğu dolduramıyordum. Herkesin gözünde başarısızdım; toplumun yükü omuzlarımdaydı.
Aylar geçti… Yavaş yavaş toparlandım. İşime döndüm, arkadaşlarımla yeniden görüşmeye başladım. Ama her yeni tanışmada insanlar önce parmağındaki yüzüğe bakıyor, sonra gözlerime…
Bir gün anneme sordum: “Anne… Sence ben suçlu muyum?” Annem ağlayarak sarıldı bana: “Hayır kızım… Suçlu olan sensizliği seçenlerdir.”
Şimdi düşünüyorum da… Bir haftada yıkılan hayallerimden geriye ne kaldı? Toplumun baskısı mı daha ağır yoksa kendi içimdeki suçluluk mu?
Siz olsaydınız ne yapardınız? Bir haftada biten bir evlilikten sonra yeniden başlayabilir miydiniz? Yoksa toplumun yargısı sizi de benim gibi susturur muydu?