Bir Gelinin Sessiz Çığlığı: “Utanmıyor musun, hep başkasının eline bakmaya?”
“Sen ne zaman kendi ayakların üzerinde duracaksın, Elif? Hep başkasının eline mi bakacaksın?”
Kayınvalidem Gülseren Hanım’ın sesi mutfakta yankılandı. Elimdeki çay bardağı titredi, neredeyse yere düşecekti. O an, içimde bir şeylerin kırıldığını hissettim. Sanki yıllardır biriktirdiğim tüm umutlar, o tek cümlede paramparça olmuştu. Gözlerim doldu ama ağlamamaya çalıştım. Çünkü bu evde, gözyaşları zayıflığın işaretiydi.
Oysa ben sadece biraz nefes almak istemiştim. Yıllardır muhasebecilik yaptığım şirkette, patronun bitmek bilmeyen hakaretlerine, mobbingine dayanamamış ve istifa etmiştim. Eşim Serkan’la konuşup, bir süre dinlenmek istediğimi söylemiştim. “Tabii ki Elif, senin mutluluğun önemli,” demişti. Ama anlaşılan, bu evde benim mutluluğumdan daha önemli şeyler vardı.
O sabah kahvaltı masasında, Gülseren Hanım’ın gözleri üzerimdeydi. “Bak kızım,” dedi, “bizim zamanımızda kadın dediğin hem evine bakar hem de çalışırdı. Şimdi gençler hemen pes ediyor.”
Serkan araya girmek istedi: “Anne, Elif çok yoruldu. Biraz dinlensin, sonra yine iş bakar.”
Ama Gülseren Hanım’ın gözlerinde anlayış yoktu. “Sen de onu şımartıyorsun Serkan! Herkesin bir sorumluluğu var. Bu evde herkes elini taşın altına koyacak.”
O an boğazım düğümlendi. Kendi ailemden uzakta, İstanbul’un kalabalığında yalnızdım. Annemle babam Balıkesir’deydi; onlara yük olmak istemezdim. Burada ise her gün kendimi ispatlamak zorundaydım.
O günün akşamı Serkan’la salonda otururken sessizce ağladım. “Keşke anlamaya çalışsalar,” dedim. “Kendimi işe yaramaz gibi hissediyorum.”
Serkan ellerimi tuttu: “Sen benim için çok değerlisin Elif. Annem öyle biri işte, takılma.”
Ama insan takılmadan edemiyor ki… Ertesi gün markete gittiğimde komşumuz Ayşe Abla yanıma yaklaştı: “Kızım işten ayrılmışsın, hayırdır? Evde oturmak kolay tabii…”
Sanki herkesin dilinde ben vardım. Herkesin gözünde tembel, sorumsuz bir gelindim artık. Oysa ben yıllarca çalışmıştım! Sadece biraz nefes almak istemiştim.
Bir akşam yemek masasında Gülseren Hanım yine başladı: “Bak Elif, bizim komşunun kızı da işsiz kaldı ama hemen bir iş buldu. Sen neden uğraşmıyorsun?”
Dayanamadım: “Ben de uğraşıyorum ama kolay değil. Herkesin hayatı farklı.”
Gülseren Hanım küçümseyen bir sesle güldü: “Tabii tabii… Kolayına kaçmak varken kim uğraşır?”
O an içimdeki tüm öfke ve üzüntü gözyaşı olup aktı. Masadan kalkıp odama kapandım. Annemi aradım; sesimi duyar duymaz anladı ağladığımı.
“Elif’im,” dedi annem, “kimseye kendini ispatlamak zorunda değilsin. Senin sağlığın, huzurun her şeyden önemli.”
Ama bu şehirde, bu evde öyle miydi? Herkesin beklentisi vardı benden. Sanki ben sadece bir gelindim; duyguları, hayalleri olmayan biri…
Bir gün Serkan’la tartıştık. O da baskı altındaydı; annesiyle eşi arasında kalmıştı. “Elif, biraz daha sabret,” dedi. “İş bulunca her şey düzelecek.”
Ama ben sabretmekten yorulmuştum. Kendi hayatımı yaşamak istiyordum. Bir akşam mutfakta Gülseren Hanım’la yalnız kaldık.
“Bak kızım,” dedi yumuşak bir sesle bu kez, “ben de gençken çok zorluk çektim. Kimse bana yardım etmedi. O yüzden sana yükleniyorum belki de… Ama bu evde herkesin bir görevi var.”
İlk defa onun da insan olduğunu gördüm; onun da yaraları vardı belki de… Ama yine de kendimi anlatamadığım için içim acıyordu.
Bir gün cesaretimi topladım ve Gülseren Hanım’a şöyle dedim:
“Ben de sizin gibi güçlü olmak istiyorum ama bazen insan yoruluyor. Biraz anlayış istiyorum sadece.”
Gözleri doldu; ilk defa bana sarıldı.
Ama ertesi gün yine eski haline döndü…
İş görüşmelerine gitmeye başladım ama her seferinde ya maaş çok düşüktü ya da çalışma saatleri insafsızdı. Bir gün eve dönerken otobüste yaşlı bir teyze yanıma oturdu:
“Kızım, gençsin daha… Hayat zor ama pes etme.”
O an düşündüm: Belki de herkesin yükü kendine ağırdı.
Aylar geçti; sonunda küçük bir muhasebe ofisinde iş buldum. İlk maaşımı aldığımda gözlerim doldu; kendimi yeniden değerli hissettim.
Ama o süreçte yaşadıklarımı hiç unutmadım.
Şimdi bazen düşünüyorum: Kadın olmak neden bu kadar zor? Neden hep başkalarına kendimizi ispatlamak zorundayız? Sizce de toplumun beklentileri bazen insanı boğmuyor mu?